16 Eylül 2012 Pazar

Doğum Günün Kutlu Olsun Hrant!

Doğum Günün Kutlu Olsun Hrant

Uluslararası Hrant Dink Ödülü'nün dördüncüsü Hrant'ın 58. Doğum günü olan 15 Eylül Cumartesi akşamı düzenlenen törenle Türkiye'den İsmail Beşikçi ve Rusya'dan Uluslararası Memorial Topluluğu'na verildi. 
Hrant Dink Vakfı'nın düzenlenen Hrant Dink Ödül törenine katılanlar, Hrant'ı anmak ve ailesine destek olmanın yanı sıra, bu buluşmaların bir arada olmanın gücünü hissetmek ve toplumsal değişim yaratmaktaki önemine vurgu yaptı.


Ödülü Beşikçi ve Memorial'ın alması anlamlı

2012 Hrant Dink Ödül törenine katılanlar ödülü İsmail Beşikçi'nin almasını yerinde bir karar olarak görürken, ödülün diğer sahibi Memorial'ı bu ödül sayesinde daha yakından tanımak imkân bulmaktan memnundular. Banu Güven ödüllerin çok içine sindiğini belirtti: "Daha önce bir kayıp sebebiyle duyduğumuz Memorial’ı daha yakından anlamak imkânı oldu. İsmail Beşikçi'nin bu ödüle değer görülmesi çok şey anlatıyor. Daha iyi bir gelecek yaratmak ancak hakikatle, tarihle, geçmişle yüzleşerek mümkün. İsmail Beşikçi'nin söylediği gibi sadece lafta kalan özürler, hamaset hakikate ulaşmayı sağlamaz. Hakikat için çalışan Hrant'ın adına verilen bu ödülü o hakikatin bekçilerinden biri olan, hep gerçeğin peşinden gitmiş, haksızlıklara uğramış ve yılmamış bir insanın alması çok değerli."

Ayşe Gül Altınay İsmail Beşikçi'nin  kabul ettiği ilk ödülün konuşmasında tutuklu bir akademisyen olan Müge Tuzcuoğlu'ndan bahsetmesinin çok anlamlı olduğunun altını çizdi. "Memorial da umuyorum bu ödül sayesinde daha çok bilgi edinip ilham alacağımız bir hareket olacaktır. Türkiye ve Rusya arasındaki baskı ve insan hakları korkutucu bir benzerli var, bu ödül ise direniş ve mücadelede bir kardeşliği getirdi."

Cüneyt Cebenoyan barıştan yana bir caba olan bu törenlerin halkların kardeşliğine ve Türk-Ermeni ilişkilerine katkısı olacağını söylerken törendeki topluluğun çok umut verici ancak Türkiye genelinde ufak bir topluluk bir topluluk olduğunu belirtti.

Hrant Dink Ödülü'nün insan hakları adına önemli olduğunu belirten Maya Arakon bu törenlerin sembolik önem taşıdığını ve sürekliliğinin bir şeyleri değiştirmesini umduğunu belirtti: "Keşke Hrant Dink'i böyle bir törenle anmak zorunda olmasaydık. O, yokluğuyla büyük ışıklar yaktı. Umarım onun toprağa düşmesi Türkiye için karanlık olduğu kadar büyük bir aydınlığın da ilk adımı olmuştur, olmaya devam edecektir."

Ödül törenini çok önemli bulduğunu belirten Lale Mansur "Değişim sadece bu törenlerle olacak bir şey değil ama 2015 geliyor ve bir şeyler değişmek zorunda." dedi.

Herkesin bu törende olması gerektiğini söyleyen Nevin Sungur sözlerini şöyle sürdürdü: "Hrant, ölümüyle bile çok şey değiştirdi. Cenazesinde 200 bin kişinin toplanması bu ülkede bir kırılma noktasıdır. Her şey bir anda değişmiyor ama çabalamak, vazgeçmemek lazım. Hrant, değiştirmeye devam edecek bir şeyleri. Doğum günün kutlu olsun Hrant."


Tanbay: "Hrant neredeyse biz oradayız"

"Türkiye'nin en güzel insanlarından birini kötü bir katliamla kaybettik. Bu acının büyüklüğünü biz kendi anılarımızda da yaşadık ve Hrant'ın anmalarında beraber olmaya çalışıyoruz" diyen  Sezen Öz, Hrant için bir araya gelen insanların değişim yaratması konusunda şunları söyledi: "Değişimi ummak istiyoruz. Bu törenlerle insanlar bir şekilde etkileniyor ama peşin yargılı bir kesim var. Toplumdaki ikirciklikten yararlanıp, yarayı kaşıyanlar var. Ummak istiyorum eşitlikçi bir dünyaya doğru gitsin ve etkilensin insanlar."

Hrant'a sadakatten ötürü törene geldiğini söyleyen Serra Yılmaz, "Daha kalabalık ve sürekli burada olmalıyız" dedi. Bu ödülün Hrant'ın kişiliği üzerine kurulu olmasını ve onun barış için mücadelesini vurguladığı belirten Zeynep Tanbay, törenin uluslararası bir düzeye geleceğine inandığını söyledi. Tanbay, dava sürecinde Beşiktaş'ta toplanmaların Türkiye hukuk tarihinde önemli olduğunu belirtti: "Hrant neredeyse biz oradayız".

Törenin Işıklar bölümünde ödül alan TÖDİ'den Benan Molu bu ödülün tutuklu öğrencilerin Türkiye'de ve uluslararası alanda duyulmasında etkili olmasını umduklarını söyledi. Ahmet Saymadi, törene gelenlerin Türkiye'de barış, özgürlük ve halkların yan yana yaşamasından yana çoğunluktan olduğunu vurguladı.

Haber:

8 Eylül 2012 Cumartesi

Zeki Demirkubuz vs. Sırrı Süreyya Önder vs. Engin Günaydın


Bi punduna getirip yine İstanbul’dan Arıklı’ya kaçmayı başardım. İş güç vakti, sürekli yatışın ve İstanbul’dan kaçışın nasıl mümkün olduğu ve/veya Arıklı’nın neresi olduğu ise bu yazıyla ilgisi olmayan, işbu sebeple belki ileride (inşallah diyeyim) sözünü edeceğim mevzular...

Neyse, dün gece internette dolanırken içimde Bajar dinleme isteği hasıl oldu. “Birden” diyemeyeceğim zira buralara geldiğimden beri -pek de itibar etmediğim- haberleri takip etme alışkanlığım nüksetmiş, birbirinden sinir bozucu gündem maddeleri sonrası gayet arabesk dürtülerle (bu noktada yanlış anlanmak istemediğimden parantez açma gereği duyuyorum, zira arabeski  severim) Bajar dinlemek istemiştim. (Bir parantez daha açıp, Bajar’ın icra ettiği müziğe arabesk diyemeyeceğimi ama Duman ya da Hayko Cepkin gibi arabesk bir damar içerdiğinin de yadsınamayacağını söylemek isterim.)

Bu durumda ulu Youtube yardımıma yetişirken pek de alakasını çözemediğim bir şekilde Sırrı Süreyya Önder’le Engin Günaydın’ın sohbet ettiği bir videoyu, Bajar’ın bir videosunu takiben tavsiye ederek gecenin seyrini de değiştirmişti.

Nihayet sadede gelirsem, bazı mevzuları sonra bahsetmek üzere geçmeme rağmen lafı bu kadar uzatabildikten sonra diyeceğim odur ki, bu yazının konusu Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmi bağlamında Sırrı Süreyya Önder ve Engin Günaydın’ın “En Heyecanlı Yeri” adlı programda yer alan sohbetleri...

Filmdense bahsetmeyeceğim, zira ben de  Sırrı Süreyya Önder gibi filmi izlemedim : ) Zaten aylardır sinemaya gittiğim mi var, en son “Bir Zamanlar Anadolu’da”, o kadar yani.

Adet yerini bulsun, filmin fragmanı şurada bulunsun:



Sohbete gelirsek, videolar 2 bölüm halinde yayımlanmış. Youtube’ta gelişigüzel yer alan bir sürü video var, sanırsam sohbetlerin tamamı şu 2 videoda mevcut. Videoları sayfayı iyice kastırmamak adına embed etmiyorum, linkleri ekliyorum:

30 Ağustos 2012 Perşembe

Ordan burdan dizeler

… Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır…

dizeleri aklıma geldi Murathan Mungan’dan [1], ajandama not ettiğim cümleyi görünce, 3 Eylül 2010 tarihinin altında. Aynı gün ameliyat olmuşum. Ameliyat sırasında gönderilmiş, ben de not etmişim oraya –sonra bir vakit muhtemelen–. Bugün eski ajandalardan birinde yazdığım bir yazıyı ararken gördüm cümleyi:
“Seni öylesine düşledim ki yitirdin gerçekliğini.”
Egon Schiele - Autumn sun and trees

O ana dair söylenmiş adeta. O süreçte öyle duyumsamıştım. Şimdi okuduğumda bir şiirin dizeleri olabileceği aklıma geldi, öyleymiş:
Seni Öylesine Düşledim Ki
Seni öylesine düşledim ki yitirdin gerçekliğini.
Bu canlı bedene sahip olmanın ve benim taptığım sesin çıktığı  bu ağzı öpmenin daha zamanı değil midir?
Seni öylesine düşledim ki senin gölgeni kucaklaya kucaklaya, göğsümün üstünde kavuşmaya alışmış olan kollarım belki de senin belini saramayacak.
Beni günler boyu ve yıllar boyu yöneten ve kendine çeken gerçek
görüntün karşısında bir gölge gibi kalacağım kuşkusuz.
Ey duygusal dengeler.
Seni öylesine düşledim ki zaman yok artık uyanmama hiç kuşkusuz.
Ayakta uyuyorum, yaşamın ve aşkın bütün görünümlerine sunulmuş
beden ve sana, benim için bugün tek önemli şey olan sana, senin
alnına ve dudaklarına belki de hiç dokunamam, ilk gördüğüm birinin
dudaklarına ve alnına dokunduğum kadar.
Seni öylesine düşledim, görüntünle öylesine yürüdüm, konuştum,
yattım ki görüntün bile silindi gözlerimin önünden ve yine de yaşamının güneş saati üstünde ağır ağır gezinen ve gezinecek olan gölgeden bir kat daha koyudur gölgen, görüntüler arasında görüntün eksiksizdir. 
Robert DESNOS (Çeviri: Eray CANBERK)
[1] Murathan Mungan’ın “Yalnız Bir Opera” şiirinden.

Kaktüs çiçeği

Pazar (26 Ağustos) itibariyle –maalesef– İstanbul’a döndüm. İstanbul yine nemli, sıcak ve bunaltıcıydı. Evden ayrı kaldığımda odamı özlemiş olurum, bu sefer odamı bile özlememişim. Yine de bizi bekleyen güzel bir sürpriz varmış evde.

Mutfak penceresinin önünde dizili kaktüslerden birisi çiçek açmış: HARİKULADE!


Kaktüslerin çiçekleri bana hep şaşırtıcı gelmiştir; bizdekiler öyle ya da. Uzunca bir sapın ucunda koskocaman bir çiçek. İnce sap çiçeği taşıyamamış ve yarısından lif lif ayrılmaya başlamış. Annem bir çıtayla gövdeyi desteklemeye çalıştı. “Ertesi gün, günışığında fotoğrafını çekerim,” diye düşündüm başta. Annem hatırlattı, bir günlük olabilirmiş kaktüsün çiçeği. Ben de bir iki fotoğraf çekiverdim o an iyi kötü. İyi ki çekmişim; ertesi gün sap çiçeği taşıyamayıp kopmuştu. Çiçek birkaç gün de ufak bir bardağın içindeki suda yaşamaya devam etti, soldu sonra. Olur mu bilmem kurutmak için yerleştirdim bir kitabın arasına, belki bir mektup ya da karta iliştirip gönderirim bir arkadaşa.


10 Temmuz 2012 Salı

Melankoli

Sabahattin Ali’nin şiiri, Ali Kocatepe’nin bestesi ve Nükhet Duru’nun sesiyle… Bu ses, bu yorum harika! Bir şeyler demek istiyorum, diyemiyorum. Ah, melankoli…



Melankoli
Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır

Anlayamam kaderimi
Bir ateş yakar derimi
İçim dar bulur yerimi
Gönlüm dağlarda bunalır

Ne kış ne yazı isterim
Ne bir dost yüzü isterim
Hafif bir sızı isterim
Ağrılar sancılar gelir

Yanıma düşer kollarım
Görünmez olur yollarım
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir

Ne bir dost ne bir sevgili
Dünyadan uzak bir deli
Beni sarar melankoli
Kafamın içersi ölür
Sabahattin Ali

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Jean Genet

1 önceki yazımı CocoRosie’ye ait olan ve Antony Hegarty ile beraber seslendirdikleri harikulade “Beautiful Boyz” şarkısıyla bitirmiş ve sözlerin Jean Genet’ye dair olduğunu belirtmiştim. Sözleri çevirmeye kalksam mı bilemedim, biraz da üşendim doğrusu. Bir ara oturup çevirmeye çalışayım, ama şimdilik sözleri ekliyorum. Bir de yıllar yıllar önce, dayımların gömme dolabında bulduğum bir yığın eski dergi ve kitap içinde 1990 yılına ait Düşün Dergisi’nde Jean Genet’nin yaşamöyküsünü okumuştum. Çok etkilendiğimden, İstanbul’a döner dönmez Hizmetçiler (Les Bonnes) adlı oyununu almıştım (çok da beğenmiştim). Her neyse, dergideki bu ilginç hayat hikâyesini aşağıda şarkı sözlerine müteakip aynen alıntılıyorum.

Beautiful Boyz

Born illegitimately
To a whore most likely
He became an orphan
Oh what a lovely orphan
He was sent to the reformatory
Ten years old was his first glory
Got caught stealing from a nun
Now his love story had begun

Thirty years he spent wandering
A devil's child with dove wings
He went to prison
In every country he set foot in
Oh how he loved prison
How awfully lovely was prison

All those beautiful boyz
Pimps and queens and criminal queers
All those beautiful boyz 
Tattoos of ships and tattoos of tears

His greatest love was executed
The pure romance was undisputed
Angelic hoodlums and holy ones
Angelic hoodlums and holy ones

All those beautiful boyz...

Jean Genet (1910 - 1986)

Doğduktan hemen sonra annesinin terk ettiği evlilik dışı bir çocuk olan Genet, önce yetimhanelerde, sonra da bir köylü ailesinin yanında büyüdü. 10 yaşında hırsızlıkla suçlandı ve gönderildiği Mettray ıslahhanesinden tamamen toplum dışına itilmiş bir delikanlı olarak kaçtı. Bundan sonraki yaşamının büyük bir bölümünü kanun dışı olarak geçirdi: İspanya' da dilencilik ve homoseksüel fahişelikten hapse atıldı, İtalya' da yankesicilikten, Arnavutluk'ta sığır hırsızlığından yattı. Polonya'da piyasaya sahte para sürmekten, Hollanda'da ülkeye uyuşturucu sokmaktan tutuklandı. Alman işgali sırasında Fransa'da Fresnes cezaevinde olan Genet, 1942' de bir iddia üzerine, müşterisini öldüren bir homoseksüele ithaf ettiği ilk şiirini yazdı. Yine aynı cezaevinde yazdığı ilk romanı Notre Dame de Fleurs (1944) ile Cocteau, Sartre ve Simon de Beauvoir'ın ilgisini çekti. Bu ve bundan sonraki romanı olan Miracle de la Rose'da (1946) Genet büyük bir dil ustalığıyla kendi dünyasını anlatır. Genet'yi reddeden burjuva toplumun reddidir bu dünya: Suç ve sapıklık normal, cinayet ve ihanet kahramanlıktır. Genet'nin zarif hatta törensel bir Fransızcayla yazmayı, edebiyat ve sanat konusundaki bilgilerini nasıl öğrendiği hala bir sırdır.


Pompes Funebres (1974) ve Quenerelle de Brest adlı iki romanından sonra Genet 1948’de artık ün kazanmış olmasına rağmen onuncu kez hırsızlıktan hüküm giydiği için müebbet hapse mahkûm oldu. Ancak birçok tanınmış yazarın imzaladığı bir dilekçe ile affedildi. Aynı yıl otobiyografisine en yakın kitabını Journal de Voleur’ü yayımladı ve daha sonra tiyatro ile ilgilenmeye başladı.

İlk oyunu Haute Surveillance, ikincisinden (Les Bonnes) ancak iki yıl sonra 1949’da sahnelenebildi. Les Bonnes ise Genet için bir çeşit intikamdı. Artık karşısında tiyatroda canlı seyirciler vardı; hırsız Genet’nin toplum karşıtı fantezilerini seyretmek için para ödüyorlardı. Özgürlük ve ün Genet’nin bir süre için bunalıma girmesine neden oldu: altı yıl boyunca hiç bir şey yazmadı. Le Balcon (1956) ile Uyumsuzluk Tiyatrosu evrenine girdi. Les Negres (1957) ve Les Paravents (1961) adlı oyunlarını bazı eleştirmenler "Tiksinti tiyatrosu" olarak da nitelendirdiler. Les Paravents (Paravanlar) oyununda Genet, Cezayir savaşı çerçevesinde yine toplum dışı insanların yanında ve güçlülerin karşısında yer alır. Açık havada ve dört katlı bir sahnene oynanması için düşünülen bu oyun, anal erotizm, ama daha çok da içerdiği siyasi imalar yüzünden 1966'ya kadar Fransa'da oynanmadı.

Genet'nin 1940'larda çektiği Un Chant d' Amour adlı filmi de homoseksüelliği yücelttiği için yaygın seyirci kitlesine ulaşamadı.

Kaynak: Yeni Düşün
Üç Aylık Kültür ve Sanat Dergisi
Bahar 1990