19 Ocak’ta halam ve babamla Osmanbey metrosunun Halâskârgazi-Pangaltı çıkışına yakın bir
yerde konuşlanmıştık. Taksim Meydanı’nda başlamıştı yürüyüş. Agos’un ilerisine
Şişli istikametine doğru uzanan kalabalığın diğer ucunun Taksim Meydanı’na
dayandığı söyleniyordu. Agos’un penceresinden okunan basın açıklamasını
anlamamızsa mümkün olmadı. O vakte dek belli belirsiz duyulan Ermeni ezgilerine
eşlik eden sloganların zaman zaman böldüğü sessizlik içinde, soğuk havanın kimi zaman bulutların ardından
görünen güneşle biraz olsun kırıldığı öğle saatlerinde acı dolu, öfke dolu,
isyan dolu bekleyiş...
Yazı boyunca kullandığım fotoğrafları "Hrant'ın Arkadaşları" grubunun internet sayfalarına yüklenen fotoğraflar içinden seçtim. Hrant'ın öldürüldüğü yere Türkçe ve Ermenice "Hrant Dink burada öldürüldü" yazan kaldırım taşının olduğu fotoğrafı kimin çektiği belirtilmemiş. Yazıdaki son 2 fotoğraf Şenol Gürkan'a, diğerleri ise Kıymet Yıldız Lokum'a ait.
Basın
açıklaması metnini ise, sonra –Cumartesi–
halam bize uğradığında, internetten okuduk. Hrant’ın Arkadaşları adına
Karin Karakaşlı’nın okuduğu metnin tamamını alıntılıyorum:
19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda
ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes
acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.
Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve
tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin
cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının
dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi
Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı
kıldılar.
O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili
meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini
buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir
kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.
Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi
üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT
mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren
yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle "Türk düşmanı” ilan ederek
öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur
hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin
ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye
koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti
onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle
tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler
yaşatırken öldürdüler.
Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan
deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan
soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.
Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok
ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç
kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya
çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.
Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle
bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de
artar hepinize.
Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve
üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle
büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar.
Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle
gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı.
Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak
dedik. Devlet çıplak.
İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim
devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim,
Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu
kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat,
bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur,
yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’
Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir
edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan
aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni
aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden
sadece birkaçı geri dönebildi.
Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı
Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı.
Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram
geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.
Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar,
gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan,
Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan
Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O
yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve
bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar
mübahtı.
Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş,
Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız
kurbanların da simgesi olsun.
Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz.
Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde
özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle
bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi
biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.
Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki
kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla
geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak
memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır.
Altında kalırız hep birlikte.
O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.
Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.
Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.
Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.
Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.
19.01.2012
Basın açıklamasının tam metni -- kaynak