29 Kasım 2011 Salı

Ne çok severim ben öğlen uykusunu..

Küçükken uyumamak için direttiğiniz, anaokulunda en sevmediğiniz şey olan öğlen uykusunun sonra sonra bu kadar keyifli gelmesi haksızlık sanki. Şöyle öğle yemeğinden sonra, kısa bir uyku ne tatlı gelir insana.. Oysa okul, iş.. vs. pek de mümkün olmaz bir daha. Belki yaz tatilinde, şöyle deniz kenarında buz gibi biradan sonra, şemsiye ya da ağaç gölgesi altında.. Bir de ayakları güneş altında kaldıysa -çıplak- keyfine diyecek olmaz insanın..

Vincent Van Gogh - Siesta

27 Kasım 2011 Pazar

Sanki

Kış benim için fazlasıyla kasvetli, ancak sonbahar, bazı bazı yazdan çalınmış güneşli günleriyle, içinde barındırdığı hüzünle ve en önemlisi renkleriyle pek bir hoş gelir bana. Gerçi bu sonbahar fazlasıyla soğuk ve rüzgârlıydı. Yazın ardından soğuk havaların ani gelişi, Radiohead ve Portishead dinlemekten kendimi alamamam sonucu, ilerleyen süreçte zamana yayılan depresyonumun fitilini de ateşlemişti. Bu sonbahar benim açımdan biraz zorlu da geçse, eski zamanların hatrına -hakkını yemek istemem- kasım ayı biterken sonbahara dair bir şeyler paylaşmak, bir not düşmek istedim bloğumda.
Sonbaharın şu son günlerine girerken, öncelikle bu ay içinde çektiğim bir kaç fotoğrafı eklemeyi düşündüm bloğa. Sonra salı günü, güneşli havayı da görünce, metroyla fakülte arasındaki yolda bir kaç fotoğraf daha çektim. Ofise geldiğimde, güneşli hava etkisini göstermişti. Bu sabah keyfini bir kere yakalayınca, bir fincan çayın yanında müzik dinleyip bu anları uzatmak da pek zor olmadı.. Derken aklıma, adını hatırlayamadığım ancak Nouvelle Vague’a ait olduğunu hatırladığım bir şarkı geldi. Şu an uzaklarda –o zaman da uzaklardaydı- bir arkadaşın (bu vesileyle ona da selam göndermiş olayım) tavsiye ettiği bir şarkıydı. Geçtiğimiz yıl, birbirimize son dinlediğimiz, keşfettiğimiz grup, şarkı veya şarkıcılara dair mailler atıyorduk. Bu şarkıyı da o maillerden birinde tavsiye etmişti. Maillerde arayıp buldum: Nouvelle Vague – In a manner of speaking. Yeni de bir şarkı değil aslında. Ancak insanı hüzünlendirmenin yanı sıra, sakinleştiren bu şarkı tam da fotoğraflardaki duyguyu tamamlıyordu bana göre. O yüzden, fotoğraflara bakarken size de eşlik etsin diye ilk olarak bu şarkıyı paylaşıyorum:


Fotoğrafların hepsini cep telefonuyla çektiğimden, kaldı ki fotoğraf çekmeye dair pek bir bilgim de olmadığından beklentilerinizi yüksek tutmamanızda fayda var. (fotoğrafların üzerine tıklayarak büyük boyutlu hallerini görebilirsiniz..)



    

















































































































In a manner of speaking’in sözleri üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle şarkının sözlerini paylaşayım:

in a manner of speaking
i just want to say
that i could never forget the way
you told me everything
by saying nothing

in a manner of speaking
i don't understand
how love in silence becomes reprimand
but the way i feel about you
is beyond words

give me the words
give me the words
that tell me nothing
give me the words
that tell me everything

in a manner of speaking
semantics won't do
in this life that we live
we only make do
and the way that we feel
might have to be sacrificed

so in a manner of speaking
i just want to say
that like you i should find a way
to tell you everything
by saying nothing

give me the words
give me the words
that tell me nothing
...

Sözleri ilk okuduğumda, şarkıdaki kadının -Nouvelle Vague yorumunda vokalistin kadın, şarkının orijinalinin ise Tuxedomoon’a ait ve vokalistin erkek olduğu “çok da gerekli olmayan” bilgisini de vereyim- ona karşı hislerini ifade etmekten kaçındığı için sevgilisine sitemde bulunduğunu düşünmüştüm. Oysa sözleri çevirmeye başladığımda olayın benim için iyiden iyiye karmaşıklaştığını söyleyebilirim. Şarkının sözlerini ve çevirisini yan yana 2 sütun şeklinde beraberce görebilirsiniz (dize dize çeviri yapmadım, dolayısıyla herhangi bir dizenin kendisi ve çevirisi aynı satırda bulunmak zorunda değil):

in a manner of speaking
i just want to say
that i could never forget the way
you told me everything
by saying nothing

in a manner of speaking
i don't understand
how love in silence becomes reprimand
but the way i feel about you
is beyond words

give me the words
give me the words
that tell me nothing
give me the words
that tell me everything

in a manner of speaking
semantics won't do
in this life that we live
we only make do
and the way that we feel
might have to be sacrificed

so in a manner of speaking
i just want to say
that like you i should find a way
to tell you everything
by saying nothing

give me the words
give me the words
that tell me nothing
give me the words
give me the words
that tell me everything
...

   tabiri caizse
tek söylemek istediğim
hiçbir şey demeyerek
bana her şeyi nasıl anlattığını
asla unutamayacağım

sanki
aşkın sessizliği nasıl
   dışladığını anlamıyorum
fakat sana dair hissettiklerim
kelimelerin ötesinde

bana kelimeleri ver
bana hiçbir şey anlatmayan
   kelimeleri ver bana
bana her şeyi anlatan
   kelimeleri ver bana

deyim yerindeyse
kelime anlamları bir işe yaramıyor
bu yaşadığımız hayatta
tek yaptığımız sürdürmek bunu
ve, hissettiklerimizi
feda etmek zorunda kalabiliriz

tabiri caizse
tek söylemek istediğim
ben de sana hiçbir şey söylemeden
   her şeyi söylemenin
   bir yolunu bulmalıyım

bana kelimeleri ver
bana hiçbir şey anlatmayan
kelimeleri ver bana
bana kelimeleri ver
bana her şeyi anlatan
   kelimeleri ver bana
   ...
Sözler bana çelişkili geliyordu, bu yüzden çevirirken sık sık kararsız kaldığım oldu. Kadın, “kelimelerin anlamsız olduğunu” biliyordu, ama yine de “ondan kelimeler duymak” istiyordu. Bu kendi içinde de yaşadığı çelişkinin ifadesi miydi, yoksa ben bir şeyleri yanlış mı anlıyordum, bundan emin olamıyordum.
Bir öğlen, bir arkadaşımla (ona da sevgilerimi yolluyorum buradan) yemekten sonra bir şeyler içmeye kütüphanenin kafesine gitmiştik. Sözleri ona da gösterdim. Esasında bana da gayet makul görünen bir fikir attı ortaya:
Şarkı bir düet olabilirdi, ilk parça kadına, diğeri adama, sonraki tekrar kadına... şeklinde karşılıklı bir konuşma gibi düşünülebilirdi.
Esasında, şarkının Tuxedomoon’a ait orijinal yorumunu da ondan sonra dinledim. Yok, düet değildi. Sonunda, bu şekilde bırakmaya karar verdim çeviriyi. Belki bu yazıyı okuyanlardan birisi, bu konuda beni aydınlatabilir. Ya da belki benim kötü çevirim yerine, gerek üslup gerek içerik bakımından daha iyi bir çeviri paylaşan olur...

20 Kasım 2011 Pazar

Öylesine bir öykü

Akşamdı aradığında kızı. Yeni ilişkisinden bahsetti bir süre, yeni bazı gelişmelerden. “Arkadaşlıkları, probleme neden oluyordu.” Ve sonra birtakım uyarılarda bulundu. Ne yapıp ne yapmaması konusundaki bu telkinler kızı üzdü. Bunların dillendirilmesi çirkin ve anlamsızdı. Anlayışsız biri de değildi ki, pekâlâ düşünceli davranmasını bilirdi.
Ayrılalı uzun zaman olmuştu. Salt bir kadın-erkek ilişkisinin ötesindeydi paylaştıkları. Bir bakıma beraber büyümüşlerdi. 5 yıl... Ayrıldıklarında uzun bir süre görüşmemişlerdi. Oysa kız o şiirin1 son dizelerindeki gibi hissetsin istemişti:
“Suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.
  Şükür ki girdin yaşamıma.
  Selam Oza!”
Bazen aşk biterdi ve o zaman sürdürmemek daha iyiydi. Geçmişe öfke duymak yersizdi. Bitmiş olsa da, zamanında var olan o duyguların toplamının, kendisini oluşturan şey olduğunu bilmek, ne kadar acı verse de/verdiyse de/verecekse de o yaşanmışlıklara minnettar olmak...
Sonra sonra, başta çekingen, derken içten bir arkadaşlık başladı aralarında. Karşılaştıklarında soğuk birer merhabadan öteye gitmeyen konuşmaları, birbirlerini çocukluktan beri tanıyan insanlara özgü o teklifsiz sohbetlere bırakmıştı yerini.
Ve şimdi telefonda ona, kendisini “ne zaman arayabileceği”ne veya “ne zaman aramaması gerektiği”ne dair birtakım şeyler sıralamaktaydı. Kız bunun neden gerekli olduğunu anlayamıyordu, tüm bunlar ona anlamsız bir parodinin içindeymiş duygusu yaşatmanın ötesine geçmiyordu. “Senle olan ilişkimiz, problem oluyor.” dedi çocuk. Derken, “Ona 5 yıl sürdüğünü söylemedim.” dedi.  “3 ay beraberdik, sonra ... oldu. Bitti.” Kız çocuğun bu cümleyi gerçekten kurabilmiş olduğuna inanmak istemedi. Çocuk, “Kurmak zorundaydım. Yoksa anlamazdı, anlatamazdım.” dedi. “Ne hissettiğim ya da gerçeğin ne olduğu benim içimde. İçimdekini bilmesine gerek yok.” diye devam etti. “İyi de,” dedi kız, “Geçmişi yadsıman gerekmez ki. Birisine âşık olursun. Âşık olursunuz. Ve sonra bu biter. Sonra başka birisine âşık olursun. Olabilirsin. Birisine eskiden âşık olman bir başkasına âşık olmayacağın/olamayacağın anlamına gelmez ki.” “Sen hep böyleydin, farklıydın herkesten, hâlâ da bu dünyaya ait değil gibisin. İnsanlar senin baktığın gibi bakmıyorlar olaylara.” diye itiraz etti çocuk. Kızın aklında “3 ay sonra ... oldu ve ayrıldık.” cümlesi. Bunun dillendirilebileceğine inanamıyordu. Bu o kadar kişiseldi ki, nasıl olur da başkasına -hayatında hiç bir yeri olmayan bir başkasına- anlatılabilirdi, anlayamıyordu - o yüzden burada da dillendirmemek daha doğru - . Ama söylemişti işte. Kız, o günlerde Cemal Süreya’dan “Uçurumda Açan2”ı okuyordu – bazı vakitler uzun süre aynı şiiri okurdu böyle – ne tesadüf! “Birbirimizi kucaklarken neye yarar / Kucaklamıyorsak eski, yeni sevgilileri...” dizeleri döküldü dudaklarından. Çocuk, “Sen oyunu hiç bir zaman kuralına göre oynamadın.” dedi. Hesaplar üzerine kurulu bu ilişkide o da verilmesi gereken hesaplardan birisi olmuştu işte. Bu, çok acı geldi kıza. “Sen şiir seversin, C. Süreya’yı.” dedi kız. “Severim, ama onlar şiir. Gerçek hayat farklı.” dedi çocuk. Ne bekliyordu ki? Şiirin, ona göre hayatta bir karşılığı yoktu demek. Şiir onun için art arda yazılı güzel ve belki de zekice kelimelerden ibaret “havalı bulduğu” bir araçtı işte. Telefonu kapadığında, uzun yılların o kısa konuşmada tükenmiş olduğunu hissetti. Üşüdü.
Gustav Klimt - Water serpents II-detail

1OZA'DAN
XIV
Selam Oza, evde, geceleyin
Ya da uzakta bir yerde, neresi olursa olsun,
havlarken köpekler,yalarken kendi göz yaşlarını
Senin soluğundur duyduğum ses.
                 Selam Oza!

Nasıl bilebilirdim, sinik ve gülünç
Bir kişi gibi, ürkerek giren bir göle,
Gerçekte korku olduğunu aşkın, söyle?
                Selam Oza!

Ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?
Daha da korkunç,bir başına değilsen oysa:
Şeytan öylesine doyumsuz bir güzellik vermiş ki sana.
                Selam Oza!

Ey - insanlar, lokomotifler, mikroplar
Gerin kanatlarınızı elinizden geldiğince ona.
Harcatmam onun, dokundurtmam kılına.
                Selam Oza!

Yaşam bir bitki değilse aslında,
Neden dilimliyor, parçalıyor insanlar onu
                Selam Oza!
Ne acı bu denli geç rastlamak sana
Ve böylesine erken ayrı kalmak sonunda.

Karşıtlar getiriliyor bir araya
Bırak çekeyim kahrını ve acını kendime
Çünkü acılı kutbuyum mıknatısın ben,
Sense sevinçli. Dilerim sonuna dek kalırsın öyle.

Dilerim hiç bilmezsin ne denli hüzünlüyüm.
İnan, kendimle üzmeyeceğim seni.
İnan, ders olamayacak sana ölümüm.
İnan, yük olmayacağım sana yaşamımla.

Selam Oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep
Bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi.
Suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.
Şükür ki girdin yaşamıma.
             Selam Oza!
                            Andrey VOZNESENSKİ
                       Çeviren : Mehmet H. DOĞAN - Turgay GÖNENÇ

2UÇURUMDA AÇAN
Aşktın sen kokundan bildim seni
Bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu
Taşıttan indin sonra da karşıya geçtin
Elinde bir tuhaf çanta saçında soku

Akıl almaz işleri şu zambakgillerin
Sokakta bir sövgü gibi akıp gittin
Gözlerin sonsuz uzun sonsuz çekikti
Baksan uçtan uca Çin Seddi’ni görebilirdin

Yanındaki adam mutlaka kardeşindir
İstanbul öyle ağırbaşlı bir kent değildir
Aşktın sen gidişinden bildim seni
Neye yarar sağduyuyu aşmazsa şiir

Birbirimizi kucaklarken neye yarar
Kucaklamıyorsak eski yeni sevgilileri
Diyorum çoğunca evli kadınlar
Bu yüzden ölü yıkayıcısıdırlar

Bilir misin acaba ne demiş tilki
Kişi bir anda nasıl çarpılıverir
Kuliste yarasını saran bir soytarı gibi
Giderek nasıl anlaşılmaz olur sözleri

Ömer ki bir gölü balığı için değil
Kamışı için vergilendirdiydi
Ama değnek vurulurken zavallı uğruya
Yüzüne ve neresine gelmesin derdi

Selam size büyük durumlar doruk anlar
Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi
Marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar

Belki de biraz geç rastladım sana
Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza
1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi
Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa

Bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu
Ağır uykusu aldatılmış olanın
Ve aldatanın delik-deşik uykusu
Taşıttan indin sonra da karşıya geçtin

Divan Nâzım Hikmet İkinci Yeni
Kaç gündür adını düşünüyorum
Ne demiş uçurumda açan çiçek
Yurdumsun ey uçurum   
Cemal Süreya

17 Kasım 2011 Perşembe

Pencere Önü I

Taksim metrosunun giriş katındaki çiçekçiden almıştım mor menekşeyi. Ofiste hiç çiçeğimiz yoktu. Pencere önü için… Geçtiğimiz ilkbahar sonu ya da yaz başı  olması lazım. Daha geniş bir saksıya alıp, pencere önüne koymuştuk Fatih'le. Yaprakları büyüdü, çoğaldı, güzelleştiler de, ancak üzerindeki çiçekler bir zaman sonra soldu. Sonbaharın gelişiyle, pek de güneş görmez oldu. “Çiçek açmayacak.” diye düşünürken, baştan aşağı tomurcuklandı. Bir süredir o kadar güzel ki, mora kesti her yanı. Bu halinin fotoğraflarını çektim, ondan bahsetmek istedim bir de.
























Bülent Ortaçgil’in “Pencere önü çiçeği” şarkısını aklıma getirmesi boşuna değil, pencere önünde, ve evet arkadaştan ayrı..

Youtube’da şarkıyı ararken, Erkan Oğur yorumuna denk geldim. Daha önce hiç dinlememiştim bu  yorumu. Olağanüstü bir yorum...



Ardından Erkan Oğur yorumunun acaba Vimeo’da daha iyi bir videosu var mıdır diye aranırken -vakit de gece yarısına geliyordu- karşıma “Pencere” adlı kısa bir film çıktı, Ali İhtiyar adlı yönetmene ait. Videonun altında filmle ilgili kısa bir metin (İngilizce), ve filme dair bir takım teknik detaylar.... İngilizce metnin kısa bir çevirisini aktarmak istiyorum:

Hayat, ardından diğerlerini gördüğümüz pencere. İnsanlar, kendi öznel pencereleri ardından kendi görme biçimlerince görürler bir şeyleri. Hapis yatmış, işsiz ve parasız oğul babasına durumunu izah edemez. Her ikisi de birbiriyle iletişim kurmada zorlanırlar.
Film birinin problemleriyle yüz yüze kalan diğerlerinin bunları anlamak istemeyebileceği ya da istemeyeceğiyle ilgili...


Pencere / Window from Ali Ihtiyar on Vimeo.

4 Kasım 2011 Cuma

Tuvalet versus Lavabo

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni okuyalı uzun zaman olmuş. Kitap okurken karakterler gözünüzde ete kemiğe bürünür ya, hatta eğer sonrasında bir vakit -kitap filme çekilmişse- filmini görürseniz “Ama bu, o değil ki!” dediğiniz olur (ya da tersi), o şekilde birtakım belli belirsiz görüntüler geliyor gözümün önüne.  Sabina’yı, Tomas’ı veya Tereza’yı, hayal meyal gözümde canlandırabiliyorum ancak. Asıl hatırladığım, Milan Kundera’nın kitap boyunca yer yer aktardığı kitsch sözcüğüne dair anekdotlar. Bu anekdotlardan birisini alıntılamak istiyorum:

“Dünyanın Tanrı tarafından yaratıldığına inananlarla kendi kendine varlığa kavuştuğunu düşünenler arasındaki tartışma, aklımızın ya da deneyimlerimizin çok ötesindeki fenomenler alanına girmektedir. Çok daha gerçek olan, varlığı insana armağan edildiği biçimiyle (nasıl ya da kimin tarafından olursa olsun) kuşkuyla karşılayanlarla onu olduğu gibi, hiç karşı çıkmadan kabul edenleri birbirinden ayıran çizgidir.
İster dini olsun ister politik, bütün Avrupalı inançların ardında, bize dünyanın eksiksiz yaratıldığını, insan varoluşunun iyi olduğunu, bu nedenle de çoğalmamız gerektiğini söyleyen Yaradılış Kitabı’nın birinci bölümü yatar. Bu temel imana ‘varoluşla kesin uzlaşma’ adını verelim.
Son zamanlara kadar bok lafının basında b.. olarak geçmesinin ahlâki kaygılarla hiçbir ilgisi yoktur. Bokun ahlâksızlık olduğunu öne süremeyiz herhalde, değil mi? Boka karşı çıkma metafizik bir karşı çıkıştır. Her gün yaptığımız dışkılama işi yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanması demektir. Ya/ya da: Ya bok kabul edilebilir bir şeydir (bu durumda banyonun kapısını kilitlemeyelim) ya da kabul edilemeyecek bir biçimde yaratılmışız demektir.
Bundan da şu çıkıyor demek ki; ‘varoluşla kesin olarak uzlaşma’nın önerdiği estetik ülkü, bokun reddedildiği ve herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. Bu estetik ülkünün adı kitsch’dir.
Kitsch, o duygusal ondokuzuncu yüzyılın ortasında doğmuş Almanca bir sözcüktür, oradan da Batı dillerine geçmiştir. Ne var ki çok sık kullanılmaktan özgün metafizik anlamını kaybetmiştir sözcük; kitsch, sözcüğün hem gerçek hem de eğretileme anlamında, bokun kesin reddidir, kitsch insan varoluşunda temelden kabul edilemez olan herşeyi kapsam dışına atar.”

Son yıllarda ‘kibar’ olmanın adeta alâmet-i farikası sayılan ‘tuvalet’ yerine ‘lavabo’ ifadesinin kullanımının, aklıma bu yazıyı getirmesinin nedeni anlaşılmıştır sanırım. Bu yapay kibarlık furyasından kendini korumak kolay da değil üstelik. Dile yerleşmiş bir kelime yerine yapay bir şekilde bir yenisi ikâme ediliyor (üstelik her ikisi de daha önce farklı kavramları tanımlamak için kullanılmış), bu kullanım zaman içinde normalleşiyor ve ardından bu kelimeyi tercih etmeyenler kaba, görgüsüz tipler olarak görülüyor. Doğrusu bu kullanımı ben de pek yadırgamıyorum artık. Gerçi bazı lokantalarda garson, ya da herhangi bir görevli “Pardon, tuvalet nerede?” şeklindeki sorunuza, alaycı bir ifadeyle (handiyse gülmesine zor engel olurcasına) “Lavabo, şurada...” vs. tarzında bir yanıt verince o iğreti kibarlık gösterisi bana çok ahmakça görünüyor. Geçen gün başıma gelen durumsa evlere şenlik. Bir kafenin tuvaletindeyim, yanımda bir kadın var. Lavabonun önünde klasik el yıkama, saç düzeltme durumları. Ardından kadın lavaboya sırtını dönüp, kapalı olan tuvalet kapısını işaret ederek, “Lavabo dolu mu?” diye sorunca önümde lavabo, arkamda tuvalet bir an olsun afalladıktan sonra "Hmm, evet..." diye bir şeyler geveleyebildim ancak. Bu kadarı biraz ahmakça olmuyor mu sizce de?

27 Ekim 2011 Perşembe

Persona'ya Giriş

Ingmar Bergman’ın en sevdiğim filmlerinden olan Persona, farklı okumalara açık, eleştirilmesi ve yorumlanması güç bir film. Muhteşem fotoğraf kareleri olarak da görülebilecek bir çok sahnenin yer aldığı, görsel anlatım gücünün son derece etkileyici olduğu, müziğin filmdeki duygular ve ortam üzerinde oldukça başarılı bir etki uyandırarak tamamlayıcı bir görev üstlendiği, her sahnesiyle sizi büyüleyebilecek eşsiz bir başyapıt. Herhangi bir sahnesi üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek, pekâlâ edebi bir metin olarak da görülebilecek, varoluşa dair bir manifesto niteliği taşımasının yanı sıra “kadın”ı toplumsal ve psikolojik bağlamında sorgulayan Persona’da, Bibi Andersson ve Liv Ullmann kusursuz oyunculuklarıyla harikalar yaratıyor.

Raymond Lefévre; Ingmar Bergman üzerine yazdığı kitapta “Persona” için “Persona, eleştiriye elverişli olmayan film türünün ta kendisidir. Bu hem kesin, hem kayıp giden, hem açık, hem bir kaç anlama çekilebilen, hem aydınlık, hem gizemli bir filmdir. Çelişkilerin ve kıyaslamaların filmidir.[1]” demiş. Dolayısıyla yorumlarımın benim algılayışımla sınırlı olduğunu, kimisinin benim hezeyanlarımdan(!) ibaret olduğunu söylemeliyim, bu alıntıya da sığınarak. Zaten bu yazıdaki amacım filmin konusuna, olay örgüsüne dair bir şeyler söylemek değil, filmle ilgili bir kaç yorumda bulunmak, bazı notlar aktarmak...

Filmdeki iki ana karakter Elisabeth ve Alma adında iki kadın. Elisabeth, başarılı bir tiyatro oyuncusudur, ve bir gün gösteri sırasında aniden durmuş, susmuş ve bir daha da konuşmamıştır. Elisabeth, getirildiği psikiyatri servisinde kendisine bakmakla görevlendirilmiş Hemşire Alma ile doktorun boş olan deniz kenarındaki yazlığında kalmaya gider. İki kadının burada geçirdiği süre, yaşamlarına ve kendilerine dair bir çok şeyi ortaya koymanın yanı sıra, çok daha genel anlamda varoluşsal bir çok soruna da atıfta bulunmaktadır. Bergman, hayatla meselesi olan bir yönetmen olarak bu filmde de esasında hayata dair bir takım sorular sormaktadır. Bergman’ın Persona’sındaki temalar daha bir çok filminde de karşımıza çıkar. Bergman döne döne bu temel problemleri filmlerinde işlemiştir.

Doktorun, Elisabeth’le konuştuğu bölüm (uzun bir monolog) filmdeki etkileyici sahnelerden sadece birisi. Elizabeth’in hareketsiz ve sessiz olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Bu kısmı alıntılamak istiyorum:
Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü... Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte... Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma... Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık... Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek... Her kelime yalan... Her jest sahte... Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi... İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç... İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.
....
Elisabeth’in avucunun altında sakladığı fotoğrafı gören Alma’nın, bu fotoğraf üzerine konuşmaları gerektiğini söyleyip yaptığı uzun konuşma da oldukça etkileyici sahnelerden bir diğeri. Bu monoloğun tamamen aynı kelimelerle ancak farklı bir kamera açısıyla verilen tekrarı Bergman’a hayran olmak için bir başka neden.
Her iki monolog da gayet kişisel yargılar içerse de, aslında insana dair, kadına dair çok şey anlatıyor. Buradaki ifadelerin eskidiğini, ya da hayatlarımızda bir karşılığı olmadığını söylemek olası mı?



Rahatsız edici bir çok sahnenin yer aldığı, bu hissi yoğunlaştıran kamera-ışık, müzik-ses-gürültü kullanımı ile insanda tekinsizlik ve kesif bir yalnızlık hissi uyandıran Persona’nın giriş bölümü, barındırdığı görmeye alışık olmadığımız bir çok sembolle üzerine bir şeyler söylemek istediğim bir diğer bölüm...

Persona (Re-dub) from Ross Dickson on Vimeo.
Bu bölümde, bir filmin teknik bileşenlerini (film projektörü, kamera, film şeridi vs.) göstererek Bergman, film çekim süreci üzerine izleyiciyi düşündürmeyi mi amaçlamaktadır? Yoksa izleyeceğimizin adeta teknik bir olay olduğunun, art arda yer alan sahnelerin montajlanmasının filmi oluşturduğunun mu altı çizilmek istenmektedir? Girişte yer alan bu görüntülerden kimi kesitleri filmin içinde de zaman zaman görürüz. Kimileri filmdeki sahnelerin içinde ve filmin bir parçası gibi yer alır. Örneğin bu giriş parçasının sonunda yer alan (muhtemelen) bir isyan veya protestoya ait görüntüler (alevler içindeki bir insan bedeni), Elisabeth’in hastane odasında televizyonda izlediği haber görüntülerinden bir parçadır. Erkek çocuğun önünde beliren dev ekranda, zaman zaman eliyle ekrandaki yüzlere dokunarak izlediği iki kadının görüntüleri, Elisabeth ve Alma’nın kaldıkları yazlık evin banyosunda, aynanın önünde rüya mı gerçek mi kesin olarak bilinemeyen (düşsel) sahnelerde yer alan görüntülerden kesitlerdir. Ayrıca giriş sahnesinin filmden bağımsızmış izlenimi doğuran kimi sahneleri, filmin ortasında bir yerde adeta filmi bölerek tekrar yer almaktadır.

Şimdi sırasıyla giriş bölümündeki tüm bu görüntüleri anlatmaya çalışacağım:
Giriş bölümünde ilk olarak siyah ekranın solunda beyaz bir parlaklık görürüz. Parlaklık büyürken bunun sağ alt köşesinde daha ufak bir parlaklık ortaya çıkar. Işık arttıkça bunun bir film projektörünün ışığı olduğu fark edilir. Film makarasının hızlıca akışını seyrederiz. START yazısıyla geri sayım başlar, ekranda 11’den geriye sayılar belirir teker teker: 11, 10, 9, 8, 7. Tüm bu sayılar baş aşağı yer almaktadır. 6 rakamı yerine ise erekte olmuş bir erkek penisi yer alır ekranda. Projektörü tekrar görürüz. Geri sayım devam etmektedir. Muhtemelen son saniyeye gelindiğinde (burada rakamlar belirgin değildir-en azından benim için-) film makarasının negatifinde bir çizgi film karesi belirir. Bu, gölde ellerini ve yüzünü yıkayan bir kız çocuğudur, ekranda yine baş aşağı yer almaktadır. Film şeridi akmaya devam eder. Ekranda bu sefer film karesinden yansıtılmayan gerçek çocuk elleri görürüz. Ellerini birbiri üzerinden geçirmektedir. Muhtemelen çizgi filmdeki el yıkama sahnesinin bir benzeri, ya da onun özdeşi... Daha sonra ekranın sağ alt köşesinde -bir müzik eşliğinde- sessiz bir filmden sahneler görürüz. Bunu, müziğin sesinin azalmasıyla beraber ekranın büyük bir kısmını kaplayan bir tarantula imajı takip eder.

Ardından aynı müzik tekrar duyulur. İlk olarak ekranda koyun yünü benzeri bir obje belirir. Bir adamın elleri bu objeyi iki tarafından kavramış ve sıkmaktadır. Kamera uzaklaşınca bunun bir koyunun kesik kafası olduğu ortaya çıkar. Adam sıktıkça kafanın altından kan akmaktadır. Kamera hayvanın gözüne odaklanır. Bu tamamen açık vaziyette donuk bir gözdür. Ardından hayvanın (ıslak, kaygan) iç organlarının çıkarılışını görürüz.
Müzik tekrar kesilir. Avuç içi açık ve yukarıya dönük, zemine dayalı bir el, belirir ekranda. Elin tam ortasında, sivri ucu elin ayasına bastıran bir çivi bulunmaktadır. Ardından çivinin ele çakılmasını izleriz. Bir nevi çarmıha gerilme hikayesine atıfta bulunan bu sahne iç sıkıntısını daha da arttırır. Çivinin ele girdiği noktada kan birikir. El acıyla kasılır. Sadece parmakların örümceğin bacaklarını andırır şekilde acı içinde kasılmasını izleriz, arka plandaki sesle çivi ve çekicin birbirine temas ederken çıkardığı ses dışında bir ses -acıdan kaynaklanan bir inleme veya haykırma- duyulmaz.
Karlı bir orman silueti kaplar ekranı. Uzun ağaç gövdeleri vardır ekranda, üst kısımlarını görmeyiz ağaçların. Kuş sesleri, sinek vızıltısını andıran seslerle beraber, ne olduğuna tam da karar veremediğim tonar bir ses duyulur geri planda. Yalnızlık hissini daha da pekiştirir bu orman manzarası. Kuş sesleri sonlanırken boş bir sokak manzarası belirir. Yaşama dair hiç bir şey yoktur adeta etrafta, belki halen duyulan sinek vızıltısı sesi. Bir kaç bina görürüz, binaların birinin yanında karların kürendiği bir tepelik oluşmuştur. Önceden yağmış ve kirlenmiş bir kardır bu. Karın dahi geçmişe dair oluşu, bu yaşamayan, adeta terkedilmiş sokak imajını pekiştirir niteliktedir. Merdiven kenarlarındaki tırabzanların keskin ve sivri yapısı da tartışmasız tehlike ve tehdit algısı yaratan bu manzarayı tamamlayıcı bir görev üstlenir. Önceki görüntülerde yer alan çarmıha gerilme sahnesinin oluşturduğu dehşet hissi, bu sivri ve keskin yapıları vurgulanmış tırabzanlarla tekrar hissedilir.

Daha sonra ölü bedenler görürüz. Morg olduğu anlaşılan bir yerde bedenleri çarşafla örtülü sırt üstü uzanmış yatan ölü insan bedenleridir bunlar. Ancak bazılarının kolları, bacakları ve/veya yüzleri açıktadır. El ve bacaklarının duruşundan ölü oldukları anlaşılmaktadır. Görüntüler devam ederken sinek vızıltısını andıran ses de yok olur, sadece tonar ses duyulur geri planda. Kamera ise kollara, bazen bacaklara, bazen de yüzlere odaklanmaktadır. Ekranda beliren bir kadının gözleri aniden açılır ve açılır açılmaz sahne değişir. Çarşafla omuzlarının altından göğsüne kadar örtülü ergenlik çağının arifesinde bir erkek çocuğu yer alır ekranda. Tonar sesin yerini başka bir ses almıştır. Çocuk sırt üstü yatar vaziyette morgdaki diğer ölülerden biri gibidir. Ancak ardından yavaşça yana doğru döner ve çarşafı omuzlarının üstüne doğru çeker. Yavaşça dönmesinden mi, dönerken sergilediği doğallıktan mı emin olamasam da onun yaşıyor oluşu, hareket edişi şaşırtıcı gelmez, olması gerekenin tam da bu olduğu hissi duyulur hatta. Çarşafı omuzlarının üstüne çekmesiyle bacakları açıkta kalır. Doğrulur ve bacaklarını örter, ancak yatınca bu sefer omuzlarının açıkta kalacağı açıktır. Bunun açıklığı, eylemin boşunalığı iç sıkıntıyı (en azından bendeki) daha da arttırır. Çocuk yüz üstü döner, gözlüklerini takar, bir kitap koyar önüne. Açıp okumaya başlar.

Ardından gözleriyle bir şeyi izlediğini görürüz. Ekrandan bize doğru bakarken, doğrulur. Bu sefer çocuğun arkasından görmeye başlarız sahneyi, çocuğun önünde dev bir ekranın belirmesini izleriz. Film şeridinin akmasının sesi duyulur. Ekranda bir kadın yüzü vardır. Çocuk parmaklarıyla ekrandaki yüze dokunmaktadır. İki farklı kadına ait, gözleri bazen açık bazen kapalı yüzlerdir bunlar. Ekrandaki kadın yüzü sürekli değişmektedir. Görüntüler sürekli değildir, kopuk fotoğraf karelerini andırmaktadırlar bu şekilde. Önemli bir diğer ayrıntı da geri planda duyulan müzik kutusuna ait sestir. Müzik kutusundan çıktığı belli olan bu sesler, çocuğun kadını bildiğine, özlediğine ve hatta sevdiğine dair bir algı uyandırır.
Derken görüntüler ekranda filmin adının belirmesiyle sona erer. Ve ardından tek bir görüntü daha belirir giriş bölümüne ait. Bunlar (muhtemelen) bir isyana/protestoya ait görüntülerdir. Alevler içindeki insan bedeni saniyeden daha kısa süreliğine ekranda belirip kaybolur. Son olarak yönetmenin ismini görürüz ekranda. Bu görüntü giriş bölümünün bittiğini belirten bir işarettir aynı zamanda.

Kesilmiş hayvan, çarmıha gerilmeye atfen ele çakılan çivi, morgdaki ölüler, alevler içindeki insan bedeni vs. sürekli ölümü vurgulamaktadır. Ele çakılan çivide de alevler içindeki insan bedeninde de bu durumun bilinçli kabulü vardır sanki. Ölümün gerek bu imajlarla gerek seçilen mekan ve diğer objelerle vurgulanması izleyeceğimiz filme dair bir takım ipuçları da içermektedir kuşkusuz. Filmin ölüme dair, ama kuşkusuz esasında yaşama dair bir şeyler söyleyeceğini hissederiz.
Bir de zihnimi erkek çocuğunun neden morgda olduğu sorusu kurcalıyor. Çocuğun morgda oluşundan şaşkınlık duymadığı görülüyor, hatta bir ara üşümesi dışında rahatsız ya da korkmuş gibi de görünmüyor. Bu durumda morgun bir mekandan ziyade ruh halini yansıttığı da pekâlâ söylenebilir. Çocuğun önünde dev bir ekranın belirmesi, ekranda beliren kadın fotoğrafları, çocuğun ilgi ve belki sevgi, hatta özlemle bu görüntülere dokunması gerçek bir durumdan öte düşsel/hayali bir durumu (psikolojiye dair) yansıtmakta adeta. Çarmıha gerilme sahnesi de bu açıdan bakıldığında (İsa insanların günahlarına karşılık çarmıha gerilmiştir.) fiziksel bir durumdan öte psikolojik bir durumu işaret ediyor gibidir.
Giriş bölümünde Bergman bir yönüyle de duyulara seslenmektedir kanımca. Giriş bölümündeki imajların sembolik anlamlarının ötesinde, bu görüntüleri izleyen bizlerde duyularımıza ait farkındalık hissini yoğunlaştırdığını düşünüyorum.
Kesik koyun kafasını çevreleyen “yünün yumuşak dokusu” rastgele seçilmiş bir şey olmasa gerek. Bergman burada dokunma duyusunun altını çizmektedir kanımca. Tarantula tüylü yapısıyla bu duyuya da işaret eder gibidir, hakeza ellerin, giriş bölümü boyunca döne döne kullanılması da. Çivinin ele çakılması, kesilmiş koyunun (ıslak, kaygan) iç organlarının çıkarılışı, tırabzanların keskin ve sivri yapıları, daha çok görsel ve işitsel bir sanat olan sinemada dokunma duyusunu da işe dahil eder gibidir.
Sessiz bir filmden kareler kullanılması, seçilen mekanların sessiz ve izole yerler olması (morg, orman, boş sokak, vs.), film şeridinde görünen çizgi filmin konuşma sahneleri içermemesi ise adeta işitme duyusunu vurgulamaktadır.
Seçilen imajların kullanım şekli ve hatta doğrudan seçilen imajların kendileri, objelerin kamera hareketleriyle veya ışık kullanımıyla belirsizken belirgin hale gelmesi, projektör veya film şeridinin vurgulanması da görme duyusuyla ilgili değil midir bir bakıma?
Persona, başından sonuna kadar tüm algılarınız açık izleyeceğiniz bir Bergman başyapıtı. Daha detaylı bir analizi sonraya ertelerken, bu yazı başlıktaki gibi ancak “Persona’ya Giriş” mahiyetinde.
[1] Lefévre, R. , Ingmar Bergman, 1986, Afa Yayınları, İstanbul.