24 Mayıs 2012 Perşembe

...ve min el-garaib

“Murathan Mungan’ın şiiri,” dedi, “onu okumalıyım sana.” ”Ezberimde yok; gidiyoruz kalk, onu sana bugün okumam gerekli mutlaka.” Asmalımescit’teyiz, pazar, sıcak-serin bir Nisan günü, öğlen, bir bardayız, duvarın dibindeki kanepede oturuyoruz. Diğerleri de yok o sırada, “Ada yakın, orda buluruz kitabı!” Palas pandıras çıktık sokağa. Ada’ya girdik, sorduk kitapçıdaki görevliye “Murathan Munganlar nerede?” Hangi kitapta olduğunu hatırlamıyor, şiirin adı aklında ama. Tek tek bakıyor sayfalara. Yok. “İnsan Kitap var, oraya da bakalım.” diyor, “Haber de vermedik çıkarken, merak edecekler.” diyorum.
Yanımızda ne çantalarımız, ne cüzdanlar. Telefonu da bırakmışım barda. Benim ceplerimde biraz bozukluk. Onun telefonu yanında neyse, arıyorum “Biz geleceğiz, bekleyin mutlaka.” diyorum.
İnsan’da da yok. “Mephisto’da kesin vardır.” diyor kasadaki çocuk. Tünel’den Galatasaray’a çıkmışız, çaresiz biraz daha tırmanacağız.
Mephisto’da buluyor şiiri. Para yok yanımızda, bendeki bozukluklar işte, o kadar. Fotokopi makinası da yokmuş. Bir kâğıt, bir de kurşun kalem alıyoruz oradan. Oturuyor yere, yazıyor…
Dönüyoruz bara. Beklemişler bizi. Oturuyoruz. Cebinden çıkardığı katlanmış kâğıdı açıyor ve okuyor:

Ayaküstü Yaşanmış Aşk Hikâyeleri
1.
bildiğim kendimi bildim bileli âşık olduğum,
bildiğim ancak âşıkken var olduğum...
işte bu yüzden, benim için aşık olmak;
çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
'eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, '
demiş La Rochefoucauld
benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum...

2.
her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim
bir bakıştan, bir duruştan,
çağrışımın sonsuz hızından
unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.
belki de yaşanabilecek en güzel serüveni
terk edeceğim
daha otobüsün ilk basamağında.
kim bilebilir ki?
sonrayı, sonrasını kim bilebilir?
gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek
ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim
otobüs camına bağrında bir ok ile
bir aşk levhası çizecek, ah min-el!
bu da ötekiler gibi,
kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden
yaşayıp gidecek..

Dün şarkıları dinlerken “ah min el-aşk ve min el-garaib” sözleri düştü aklıma. Şiirse “ah min el…” diye fısıldayınca düştü usuma. “Aşktan ve gariplikten..” o zaman daha bir farklı tınladı havada.


Not 1: Bende el yazısıyla yazılmış kâğıtta şiirin sadece 2 bölümü yer alıyor. Oysa şiirin tamamı 4 bölümden oluşuyor. Ben sadece o kâğıtta yazılı kısmı paylaşmak istedim.

Not 2: Hat yazılarını çok severim. İnternette “ah min el-aşk ve min el-garaib” diye arayınca yukarıdaki hat yazısına rastladım, burada sadece “ah min el-aşk” kısmı var galiba. Maalesef Arapça harfleri hiç tanımıyorum, çok isterdim ama.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Ah min el-aşk...

Üç tane şarkı paylaşmak istiyorum bu gece. Sözleriyle birlikte...

İlk olarak Hüsnü Arkan'dan Hoşgeldin. Eşlik edense Birsen Tezer:



Sözler, Hüsnü Arkan'a ait:

Hoşgeldin
Bugün dağların dumanı aralandı, hoş geldin
Ah ışıklar içinde kaldım, yandım efendim
Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgâr
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç geldin, ben sana erken
Tutuşsun gün, yansın geceler, vaktimiz varken
Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin
Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim
Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgâr
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç kaldın, ben sana erken
Soyunsun gün, sarsın geceler, vaktimiz varken

Ve Mehmet Güreli’den Kimse Bilmez:

     
Sözler Ömer Hayyam'a aitmiş ve esasında 3 ayrı dörtlükten alıntı yapılmış. Kitapta yer aldıkları sıraya göre, bu dörtlükler:

Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
Kopup dallarından toprak olmadalar her gün

Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işte

Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek, bizim toprağın yeşilliğince

Son olarak Vedat Sakman’dan Ateş Oldum şarkısını paylaşmak istiyorum. Vedat Sakman’a eşlik edense İmge Mıngıroğlu:



Sözler Vedat Sakman'a ait:

Ateş Oldum
Ateş oldum
Yanar oldum
Gönül verdim ya
Şarap oldum
Kadeh oldum
Yere düştüm kırıldım
Aşk ateşi iki kurşun
Birin aldım ya
Uçtum kondum
Uçmaz oldum
Kuş gönlüne sığındım
Beşik ardım gurbet oldu
Sine oldum vuruldum
Oğul gördüm
Kızım sevdim
Gönül aldım ya
Çocuk oldum
Neler umdum
Neler buldum yoruldum
Aşk ateşi iki kurşun
Birin aldım ya
Küstüm sustum
Sormaz oldum
Ağlar oldum kavruldum
Sevdiklerim eller aldı
Yad ellere savruldum

*Dün gece İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabına başladım. Orada geçiyordu “ah min el-aşk ve min el-garaib”. “Aşktan ve gariplikten” demekmiş. Daha yalın ne denilebilirdi ki bu şarkılar ve sözler üzerine?

13 Mayıs 2012 Pazar

Anneler gününüz kutlu olsun! (Örnek anne)


































                                  
                               
                                  Punk Mum by Banksy

7 Mayıs 2012 Pazartesi

“Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?”

Son zamanlarda evde pinekleme durumlarında olduğumdan eskisine kıyasla sıkça televizyon izliyorum. TV izliyorsan reklamsız olmaz tabi. Banka reklamlarının GSM operatörü reklamlarıyla beraber çoğunluğu oluşturduğunu söylemek olası. Banka reklamlarına bir ayrı sinir olduğumu söylemeliyim. Son günlerde trend, şirin banka reklamları: Animasyonlu, çoluklu çocuklu, kuklalı bir sürü reklam ekranda dönüp duruyor. Brecht’in Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?” sözüne de selam çakarak, soygunculuğun daniskasını yapan bankaların şirin görünme çabalarında anlaşılmayacak bir şey yok aslında. 

“Give a man a gun and he can rob a bank. Give a man a bank and he can rob the world.” 
“Birine bir silah verirsen bir bankayı soyabilir. Bir banka verirsen, dünyayı.” 

Ancak bu konuda gelmiş geçmiş en iyi imaj kampanyasını birkaç yıl önce Garanti Bankası dolaşıma sokmuştu. Hatırlamamanız imkânsız, hani şu küçük çocukların seslendirmiş olduğu ve çocukların yaptığı resimlerden müteşekkil o pek şirin reklam kampanyasından söz ediyorum. Çocuklara özgü kısa cümlelerle, geri planda boyundan büyük mesajlar içeren bu reklamlar benim hatırladığım kadarıyla 3lü bir seriydi. “Benim 2010dan dileğim”le başlayan reklamlar, kapitalizme bir güzelleme, sistemin nasıl çalıştığını birkaç mesajla özetlemeyi (pek de güzel) başaran bir yapı üzerine kurulu. Tüketimin kutsallaştırıldığı reklamlarda gayet seksist, erkek-egemen bir dil mevcut. Ben de üşenmedim, bu mesajları yazılı metne geçirip reklamlarla birlikte paylaşmayı istedim. Ee malum, çocukların beynini zamanında yıkamak lazım, sisteme angaje olmaları önemli! Tabi büyüklerin de…

Garanti Bankası İmaj Reklam Filmi 2010 v1
"Benim 2010'dan en büyük dileğim, annemin büyük bir mutfağı olmasıdır. Çünkü annem o zaman çok mutlu olacaktır. Annem mutlu olunca ben de mutlu olurum. Büyük mutfak için ev almak lazımmış. Babam annem hep bunu konuşuyorlar. Annem “Alabiliriz.” dedi. Babam “Hep dur bakalım.” dedi. Bence babam anneme büyük mutfaklı bir ev alabilir. Çünkü babam güçlüdür. Çünkü babam annemi çok sever. O zaman ailemiz çok mutlu olur..."

Ayşe haklı. Ev sahibi yapmak mortgage uzmanı Garanti’nin işi. Türkiye’yi canlandıran banka 2010’da yine yanınızda...
Garantiden arzunuz, başka bir arzunuz?



Garanti Bankası İmaj Reklam Filmi 2010 v2
“Benim 2010’dan tek dileğim.
Benim 2010’dan en büyük dileğim, ağabeyimin iş bulmasıdır. Bunun için herkes paralarını bankaya yatırsa çok iyi olur. Çünkü fabrika kurmak isteyen bir insan vardır. Fakat parası yoktur. O insan bankaya gider. Herkesin parası bankada durur. O insan bankadan borç alır. Fabrikayı kurar. Fabrikada iş olur. Ağabeyim o işe girer. 2010’da ağabeyim iş bulursa ben çok mutlu olurum, ailem de.” 

Zeynep haklı. Ekonomiyi büyütmek Garanti’nin işi… Türkiye’yi canlandıran banka 2010’da yine yanınızda...
Garantiden arzunuz, başka bir arzunuz?



Garanti Bankası İmaj Reklam Filmi 2010 v3
“2010’dan dilekler – 3: Piknik.
Benim 2010'dan dileğim ailece pikniğe gitmektir. Bunun için bir araba, sepet bir de top gerekir. Pikniğe gidenler önce her şeyi arabanın bagajına koyar. Sonra ailecek arabaya otururlar. Piknikte birçok şey yapılır. Biz babamla top oynarız. Dereye kadar koşarız. Mangal yapmak için minik odunlar toplarız.  Piknik çok güzel bir şeydir. Ailemizin arabası olursa biz pikniğe gideriz, olmazsa sonra gideriz.”

Ali’nin ailesini araba sahibi yapmak Garanti’nin işi… Türkiye’yi canlandıran banka 2010’da yine yanınızda...
Garantiden arzunuz, başka bir arzunuz?



Bu reklamları izlerken “Doğa Derneği”nin Garanti Bankası’nın çektiği reklamlara atıfla yayımladıkları videoya denk geldim. Güzel bir çalışma olmuş doğrusu:

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Vatan yahut Silistre

"Vatan tüm kötü alışkanlıkların anasıdır: illetten tedavi olmanın en hızlı ve etkin yolu onu satmak, ihanet etmektir: nasıl mı satmak? İster pahalı ister bedavaya: kime mi? En yüksek peyi kim sürerse ona: ya da, verip kurtulmak ağulu armağanı, onu hiç bilmeyene, bilmek de istemeyene: ister zengine ister yoksula, umursamazın tekine ya da bir âşığa: salt ihanet zevki yeter: bizi belirleyen, bizi tanımlayan, istemeden bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren: üstümüze bir yafta yapıştıran, bize bir maske yakıştıran ne varsa ondan sıyrılma zevki uğruna... Haraç mezat satmak her şeyi: tarih, inanışlar, dil,  çocukluk, manzaralar, aile: fırlatıp atmak kimliğini, sıfırdan başlamak: Sisyphos olmak, aynı zamanda, kendi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu."

Juan Goytisolo

iç-mihrak

İleri demokrasi iftiharla sunar

“AKP iktidarının ileri demokrasisinin, özgürlük tahayyülünün ne mene bir şey olduğunu anlamak için İçişleri Bakanımızın yaptığı açıklamalar her vatandaşa yol gösterir nitelikte. Bu konuşmalardan derlediğim bir yazı paylaşmayı mutlaka istiyorum.” demiştim 12 Nisan 2012 tarihli “Felaket pornosu” adlı yazımda. Lafı uzatmayayım; göreve geldiğinden beri TC İçişleri Bakanlığı görevini, seleflerini aratmayacak bir performansla yürüten (malum, memlekette İçişleri Bakanlığı görevini icra edenler birbirine rahmet okutan performanslar sergiliyorlar) İdris Naim Şener ile ilgili derlediğim yazıya geçeyim:

Geçtiğimiz günlerde Bakan Şahin’in “Takla”lı söylemi gündeme oturmuştu. Ben haberi ilk olarak Zaytung’da gördüğümden gülmüş, sonra yayımlandığı bölümün Halkın Sesi [1] olduğunu görünce olayın vahametinin farkına varmıştım. Bir insanı aşağılamak, kendisini insanları aşağılamaya muktedir görmek nasıl mümkün olabilir, bilemedim. Burada bir parantez açmakta fayda var. Zira Zaytung’u bilmeyenler olabilir. Bilenler bir sonraki paragrafa geçip vakit kaybetmesinler tabi. “Dürüst, Tarafsız, Ahlaksız Haber” sloganıyla internette yer alan site [2] çoklukla güncel haberleri tiye alıp eleştiri işlevi görüyor. Ancak Halkın Sesi bölümünde, adından da anlaşılacağı gibi “Halk”a sorulan soru, inanılması zor –bu kadarına da pes dedirten– ancak gerçekten dillendirilmiş bir söylem ya da eylemle ilişkin oluyor. Yanıtları ise hayali 3 kişi yanıtlıyor.

Neyse bu bahsi kapatıp gündemi oldukça meşgul eden olayın aslına dönelim:

Erzurum Aşkale’de, deniz bisikletiyle onarıma giden 5 TEDAŞ işçisinin öldüğü gölette incelemelerde bulunan İdris Naim Şahin ardından Pasinler’e gitmiş, kendisini gördüğü için sevindiğini belirten bir vatandaşa, "Nereden bileyim sevindiğini, hadi bir takla at, oyna da göreyim" diyebilmişti [3]

Okuduğunuzda suratınızda anlamsız bir çarpılmaya neden olabilecek  başka bir örnekle devam edelim: Ordu Valiliği Toplantı Salonu'nda Türkiye Muharip Gaziler Derneği Ordu Şubesi'nin düzenlediği törendeki konuşmasında [4] "Bedel ağır ödendi. Bu bedeli yok sayamayız. Bu bedel çocuk oyuncağı değil. Bu işin şakası olmaz. Bu işin ciddisi de olamaz, hiçbir şeyi olamaz." diyerek yaşadığımız şu evrendeki varlığımızı tekrar sorgulamamıza(!) neden olmuştu.

Ya da bir başkası: Şahin, Van depremi sonrası gittiği çadırkentte bir depremzedenin "Tatlı da geldi bugün" sözlerine  "Ne tatlısı?" sorusuyla karşılık vermiş, "Tulumba, baklava, bülbülyuvası" cevabı üzerine yanında yer alan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'e dönerek "Sayın Başkanım yani biz de bir çadırla burada bir mekân tutalım" demişti. Şahin, bir başka çadırın önünde de "Koskocaman sarayda oturuyorsunuz hiç gel dediğiniz yok" ifadeleriyle ne kadar komik(!) olduğunu gözler önüne sermişti [5].

Açıkçası buraya kadar alıntıladığım ve son linkte nicelerini bulabileceğiniz söylemler, kendisinin “ileri demokrasi” literatürüne kattıkları yanında devede kulak, sürçülisan kabilinden şeyler. O yüzden biz “ileri demokrasi”nin ne mene bir şey olduğunu deşifre eden söylemlerle devam edelim.
                                                                  
Örneğin “özgürlüklerin sınırlandığını söyleyenlere”  cevaben [6] “Birilerine ne oluyor acaba? Sıkıntı nedir? Özgürlük... Hangi özgürlükten bahsediyorsun. O zaman tutuklanınca da şikâyet etme. Özgürlük yoksa dışarıda, farkı yok içerinin demek ki. Niye şikâyet ediyorsun, demek ki var dışarıda özgürlük. Demek ki dışarıda bir özgürlük var, hem de öyle bir özgürlük ki ‘Ben bu memleketi bölmek istiyorum, özgürlük özerklik yetmez bilmem ne ’istan’ yapmak istiyorum’ diyecek kadar. İnkâr edemezsin.” dediği konuşmada “Seni de, seni konuşturanı da yok ederek, seni de, senin yapını da, bölücüler ve uzantılarını da özgürleştirmeye çalışıyoruz. Yaptığımız iş bu. Çok derin, çok kapsamlı bir iş. Burası Edirne, orası Hakkâri, orası Hatay, Sinop; Misak-ı Milli bunun adı…” diye devam ederek özgürlük tahayyülünün sınırsızlığını gözler önüne sermişti.

Kendisinin terör tarifleri ise, AKP tipi demokrasinin yalınkılıç ifadesi olarak okunabilir [7]: “…Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.” dediği konuşmasında, terörün ne şekilde desteklendiğine de açıklık getirerek “Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya'dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.

Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yiyince anlıyorsunuz.”

Terörün sivil toplum kuruluşları, kültür dernekleri, eğitim dernekleri yoluyla da desteklendiğini belirten Bakan Şahin bu kurumlara ya da sanata karşı olmadıklarını belirtip sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Önce o arka tarafı ayırt etmekte, neticede zorlanıyoruz. O ayırt etmekteki zorluktan yararlanarak 'ben de maydanozum, ben de iyi otum, ben iyi iş yapıyorum' diyor. 'Bir şey söylüyorum, bana karışma, ben de bu bahçedeyim' diyor. Yani demokrasinin bütün nimetlerinden yararlanarak terör her yere bir şekilde ayrık otu gibi uzanmış vaziyette. Ve bir tarafta terör yapısı bir tarafta onunla gayrihukuki, illegal yapı… Bir tarafta onunla mücadele eden sizler, hukuki yapı hukuk çerçevesinde öyle de olmaya devam edecek, şikâyetimiz yok. Bir tarafta da terörün silahsız yapısı... Silahlıya destek veren yapı... Yani yardımcı kuvvetler. Yerine göre sadece şarkı söylüyor ama üç şarkının arasında bir tane de seyirciye bir şeyler söylerken arada bir güzel cümle sarf ediveriyor. Ne alırsan al, ne anlarsan anla. Sanat icra ediliyor sahnede. Ne yapacaksın, sanata karşı değiliz ama işte bunları bir cerrah hassasiyetiyle ayırt etmek durumundayız, bunları hepimiz bilmek durumundayız. Terör, terörle mücadele, bir de mücadele edenle mücadele eden bir yapı var. O psikolojik harekâtın farkındayız.”

“O kadar hınç var ki devlete karşı, kendi paçavra ara sözleşmelerinde, devlet olmayan bir organizasyon. Yani Türk devletine düşmanlar, bunu anladık da kendilerinin kurmak istedikleri organizasyonda bile devleti kullanmayacak kadar devlet düşmanlığı var. Ne o zaman peki, devlet nedir, ne yapar? Devlet düzendir, devlet hukuktur, devlet hiyerarşidir, devlet mülkiyettir, devlet namustur, devlet özgürlüktür, eğitimdir, sağlıktır, devlet hayatın ta kendisidir. O halde devlet olmayan organizasyon, kim güçlü ise o anda, onun devleti. Gücü yeten yetene, kim egemense onun devleti. Birbirini yiyen insanların topluluğu... İnsan insanın kurdudur. Kim kimi yiyebilirse, kimin ağzı, dişleri kuvvetliyse, devlet o. Ve bunun peşine takılan sempatizanlar. Bir gün o gerçeği yaşasalar, bir gün değil bir saat, 10 dakika yaşasalar biliyorum ne yapacaklar ama kurtuluşu yok, şakası yok çünkü gidenlerden kurtulanların ifadeleri her şeyi ortaya koyuyor. Ben söylüyordum, şimdi itirafçılar söylüyor. Domuz etinden Zerdüştlüğe kadar, bilmem hangi ulustan, kardeşlikten, çok özür dilerim eşcinselliğe kadar, her türlü namussuzluğun, ahlâksızlığın, gayriinsanî durumun olduğu bir ortam. Girişi var, çıkışı yok. Girişi korku, çıkışı ölüm. Böyle bir yapı.”

İçişleri Bakanımızın “namussuzluk, ahlâksızlık, gayriinsanî durum” diye nitelediklerine bakar mısınız? Dini özgürlükler, inanç özgürlüğü çikletini sürekli çiğneyip sonra da başka bir dine saldırmanın ileri demokrasinin temel yasalarından olduğu aşikâr. Peki, domuz eti yemek ne zaman suç oldu? “Çok özür dilerim eşcinsellik” ne demektir? Ya da “bilmem hangi ulustan”? Homofobinin, ırkçılığın bu kadarına pes artık. Zaten “inanç özgürlüğü”nden bahsedenlerin önemli bir kısmının inançtan kastettiği İslâm, hadi bir de Hıristiyanlık, Yahudilik. Diğerlerine inananlar –unutmadan bir de inanmayan sapıklar var, allah göstermesin– zaten “çok affedersiniz(!) namussuz, ahlâksız”. Ne diyelim ileri demokrasimiz sağolsun.  

Büşra Ersanlı’nın tutuklanması üzerine yaptığı meclis konuşmasıysa ileri demokrasinin adalet mevhumu konusundaki bakış açısını yansıtması açısından oldukça aydınlatıcı. Ersanlı’nın tutukluluğunu şu gerekçelerle savunan, Ersanlı’nın soy-sop kütüğünü suçluluğu yönünde delil olarak gören Bakan Şahin 30-40 yıl önceki yaşantısını da argümanlarına destek yaparak handiyse, Ersanlı’nın çocukluk yıllarını dava konusu yapmaya vardırmıştı işi:

"Bir profesör tutuklanır mı? Bir kadın tutuklanır mı?' Ben cevap veriyorum; kadın olduğu için tutuklanmıyor, profesör olduğu için tutuklanmıyor.  “Dersimiz siyaset, konumuz ayaklanma”  eğitimini yapıyorsa birisi, yapmaya devam ediyorsa, Büşra Ersanlı profesör hanımefendinin 80 öncesi gençlik yıllarına bir yolculuk yapmanızı tavsiye ederim. Hangi suçtan, hangi komünizan faaliyetten mahkûm olduğunu, cezaevinde yattığını, akrabalarının kim olduğunu, eniştesinin bu ülkede bir başka faaliyetten tutuklu olduğunu, bir başka sevdanın yolcusu olduğunu araştırırsanız görürsünüz[8]

Peki buna ne buyrulur? 13 askerin hayatını kaybettiği Silvan saldırısının ardından bölgeye giden Bakan Şahin, havalimanında yaptığı açıklamada [9], Türkiye’nin özgürlüklerin alabildiğince yaşandığı bir ülke olduğunu belirterek “Herkesin aklını başına alması gerekiyor. Bu ülke özgürlüklerin alabildiğince var olduğu ve doya doya yaşandığı bir ülke. Var olan özgürlüklerin varlığını itiraf edecek kadar beyni, aklı özgürlükten yoksun olan birtakım insanlar var. Bu gerçekle karşı karşıyayız” demişti.

Ardından askerlerin yanarak can vermesine sebep olan yangının çıkış nedenine ilişkin ortaya atılan bir takım iddialar olduğunun hatırlatılması üzerine ise yangının sebebinin her şey olmuş olabileceğini kaydeden Şahin, şu rasyonel açıklamayı yapmıştı: “Yangın çıkmıştır, yangının sebepleri, şu anda çıkmış olan yangını geri getirecek değildir. Yanan ağaçlar orada kaybolan canları geri getirecek değil... Sebebi bellidir. Üç beş tane sebebi vardır: Yani yangın ya ateşle çıkar, ya bombayla çıkar, ya roketle çıkar, ya benzinle çıkar. Çıkar yani, netice itibariyle yanmıştır, yakılmıştır. Yani sebebini araştırmak, sebebini söylemek bir şey ifade etmiyor şu anda. [9]” Bu açıklamayı okurken, acaba yazıda teknik bir hata mı var diye düşünüp, başka sitelere de bakma ihtiyacı hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Bakan Şahin’in bir taziye ziyareti daha var ki buna hangi sıfat kullanılır ben bilemedim. Geçtiğimiz yıl Samsun’da düğünden dönerken terörist zannedilerek üzerlerine ateş açılan 2 kardeşten 16 yaşındaki Gökhan Çetintaş vurularak hayatını kaybetmişti. Şahin,  aileye, vurulan oğullarıyla ilgili taziyeye gitmeden önce Samsun Valiliği’nde yaptığı açıklamada [10], başlangıcı ve tedbiri itibariyle memnuniyetle ifade edebilecekleri bir an yaşandığını dile getirerek, "Memnuniyet verici tarafı jandarmamız istihbarat alarak tedbirini almıştır. Maalesef üzüntülü tarafı da bu tedbire terörist değil de terörist zannedilen şüpheli iki kardeş, şahıs rastlamıştır. Dur ihtarına uyamamışlardır, panik yapmışlardır. Gece vaktidir. Duyum alınmıştır. Teröristin geçiş güzergâhıdır, talihsiz bir şekilde onlar geçmişlerdir ve biri vefat etmiştir. Üzüldük, en başta jandarmamız üzüldü. Tüm Türkiye üzüldü." diye konuşabilmişti. Burada da kalmamış, jandarmanın gösterdiği dikkate biraz daha ilave etmesi gerektiğini belirtirken, tüm yurttaşların da sorumlu ve dikkatli olması gerektiğini söyleyerek hepimize de uyarısını yapmıştı: "Orada talihsiz bir an yaşandı. Anlaşılması bakımından şunu söyleyebilirim. Orada jandarmamız sorumsuzca ve hesapsızca bir eyleme, hesapsızca bir eylem davranış içinde olsaydı ikinci kişi de ne yazık ki hayatını kaybedebilirdi. Orada dikkatli bir tedbire rağmen bir kardeşimiz hayatını kaybetmiştir. Bununla ilgili adli takibat başlatılmıştır. Devam ediyor. Bundan sonrası yargının vicdani kanaatine ve takdirine göre sonuçlanacaktır. Her olayda olduğu gibi bu olaydan da hem Samsun olarak, hem de Türkiye olarak vatandaş dikkatinin ve sorumluluğunun önemini görüyoruz. Jandarma ve polisimizin gösterdiği dikkate biraz daha ilave etmesi gerektiğini ders olarak çıkartıyoruz. Ümit ediyoruz bu tür hatalarla bir daha karşılaşmayız."

İki kardeşin ailesini ziyaretinde söyledikleriyse, bir oğlunu kaybetmiş aileye yapılabilecek en anlamlı açıklamaydı [11]

“Allah sabırlar versin. Sizin acınız bizim de acımız. Hayat bu, acısıyla, tatlısıyla, sevinciyle birlikte yaşanıyor. Allah başka acı vermesin. İnşallah onun acısını da bir güzellikle sizden alır götürür. Gazetelerde babanın beyanatını okudum, ‘Allah bana öbür evladımı bağışladı’ dediniz. Biz de aynı şeyleri düşünüyoruz, her şey olabilir hayatta, o da olabilirdi. Yani böyle pozitif bakmak bir de olaya öbür taraftan bakıp görebilmek hakikaten beni mutlu etti. Ben de öyle baktım. Aksilik ya, öbürü de ölebilirdi. Sonuçta bir an, bir mekân, bir zaman, bir ortam var. Bunun bir de arka planı var, durup dururken olmuyor. O kadermiş, yaşanacakmış, yaşandı. İnşallah siz de, bir başkası da bu tür bir tatsızlığı, bu tür bir acı sürprizi yaşamaz.” Ne kolay değil mi, n'apalım vatan sağolsun...

Hatırlarsınız geçenlerde TBMM Genel Kurulu'nda, BDP, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin hakkında gensoru önergesi vermiş, ancak önergenin gündeme alınması kabul edilmemişti. Bakan Şahin yaptığı açıklamada [12] "BDP'nin bağlı bulunduğu, organik bağı olduğu KCK yapılanması, yani ülkeyi bölme, yıkma amaçlı, 30 yıldır meşgul eden, lanetli yapının uzantısı" dedikten sonra bazı fotoğraflar göstermişti. "Bu yapı nedir?" diye soran Bakan Şahin, "Mardin Nusaybin'de BDP tarafından 2008'de yaptırılan kültür merkezinin duvarındaki Zerdüştlük ve Yezidilik inancına ait semboller. Bu yapı, PKK terör örgütünün kandırarak, kaçırarak, dağa, sınır ötesine, yurt dışına götürdüğü, eğittiği insanlara yaşattığı bir hayatın resmidir. Bu yapıda İslam inancı yoktur, yapının tek özü önce Müslüman olmamak, sonra hiçbir dine mensup olmamaktır, dinsizlik yapısıdır. Bu yapıda kesilmiş olan yayladaki koyun değil, örgütün avlayarak kestiği, mensuplarına yedirdiği domuzdur. Bu yapı inancı yok eden benim Kürt kardeşimin inancını, ahlakını, namusunu rencide eden yapıdır. Bu yapıda sahte namaz, dalga geçerek saf tutma, oruç tutmadan açılan iftarlar, sahte imamlar, sahte paraların cebinde olduğu imamlar vardır. Bu yapının özünde Kürtlerin peygamberi hâşâ Başkan Apo vardır. Bu yapının uzantısından bu memlekete hiçbir hayır gelmemiştir.” diyerek Zerdüştlük ve Yezidilik inancının Türkiye’de suç olduğunu, domuz yemenin kanunlarımızda yer alamayacağını, dini özgürlükten kastedilenin Sünni İslam inancının AKP onayından geçmiş hükümlerle sınırlı olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı. 

Ben bu yazıyı hazırlamaya çalışırken, yazıya alınabilecek daha birçok söylemde bulundu bakanımız. Ama bir yerde de durmak lazım. Ne diyelim…
Çok yaşa İleri Demokrasi!
Çok yaşa Bağımsız Yargı!
Çok yaşa İnanç Özgürlüğü!


Not: Görseller İç-mihrak'a aittir.