Poster iç-mihrak'tan
çalıntıdır.. Üzerinde ufak bir değişiklik yaptım, onlar farklı bir bağlamda
kullanmışlardı zira.
3 Ocak 2012 Salı
Her zaman umut var
Banksy - There is Always Hope. South Bank London, UK.
Banksy müstear isimli,
Britanya uyruklu graffiti sanatçısı, siyasi aktivist, film yönetmeni, ressam.
Sahi, umut
her zaman var mı?
30 Aralık 2011 Cuma
Kana Gazel*
“Ortadoğu’da devlet terörü devam ettikçe, uzlaşma
çabaları sabote edildikçe, masum çocukların üzerine bomba yağdıkça, masum
insanlar açık hava hapishanelerinde tutsak oldukça, barış ufukta
gözükmeyecektir.”

“Yine Ortadoğu’da, kendi halkına kurşun yağdıran, kendi halkını topyekûn
katleden, her türlü muhalif görüş ve harekete tahammülsüzlük gösteren
diktatörler oldukça da huzur ve istikrar sağlanamayacaktır.”
(Recep Tayyip Erdoğan, 12.12.2011, hastalığı nedeniyle gidemediği Doha’daki Medeniyetler İttifakı Forumu’na gönderdiği görüntülü mesajdan) [1]
(Recep Tayyip Erdoğan, 12.12.2011, hastalığı nedeniyle gidemediği Doha’daki Medeniyetler İttifakı Forumu’na gönderdiği görüntülü mesajdan) [1]

Francisco Jose de Goya - El sueño de la
razón produce monstruos (Capricho 43)
Aklın uykusu
canavarlar doğurur.
* Kana gazel
kandır can veren kan dökenin de gövdesine
delik deşiktir uykusu, kan damlar döşeğine
sofrasında ekmek kanar bölününce sımsıcak
kan sızar su testisinden, ince ince dibine
kan döken kurtulamaz eline bulaşan kandan
sinekler üşüşür bıraktığı parmak izlerine
silinmez hiç bir şeyle, akan insan kanıdır
toprak bile içemez, sindiremez onu kendine
sen söyle altıok metin, dökülen sıcak kanı
ki kan sıçrasın senin de incinmiş şiirine
Metin Altıok
24 Aralık 2011 Cumartesi
Yeni yıla dair
Metis ajandamı bu yıl da yeni yıla girmeden alıp,
başucumdaki komodinin üstüne koydum. Bu ajandaları 5 yıldır alıyorum, ancak
yanılmıyorsam bir 8 yıllık geçmişleri var. Gerek seçtikleri ana temayla gerek
bu temayı işleyiş biçimleriyle oldukça beğendiğim, çantamdan hiç eksik
etmediğim ajandam yanımda kitap olmadığı zamanlarda da imdadıma yetişiyor.

Bu yılki başlıkları “Olmayan Kelimeler”. Malum metis ajandaları son yıllarda soruşturmaların, tehditlerin hedefinde. ‘2010-İllallah’ ajandasıyla ilgili halen süregiden bir mahkeme ve ‘2011-Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı’ ajandasıyla ilgili kimi kitabevlerinin aldığı satmama kararı, satan kitabevlerine de tehditlerde bulunulması –benim bildiğim– iki olay*. Üstte de belirttiğim gibi bu yılki üst başlık ‘2012 - Olmayan kelimeler’...‘Sunuş yazısı’, bu yılki temayı belirleme nedenlerini etraflıca açıklıyor:
Yayımlandığı ilk yıldan beri okurlarımızın severek aldığı ajandalarımız, ne yazık ki kimi sevgisiz insanları da illet ediyor. Cadılar ajandamızda vurguladığımız gibi her yerde düşman arayışına çıkanlar, zihinleri ve yürekleri yerine tepkilerini rehber edinenler kelimelerden özellikle korkuyor.
Peki, dedik biz de o zaman, mevcut kelimelerden kaçınalım, hazır çağrışımları devre dışı bırakalım, olmayan kelimelere bakalım bu sefer!
Acaba dilimizdeki hangi kelimelerin eksikliği yaşadıklarımıza da etki yapıyor? Kimi hayati duygularımız, tecrübelerimiz sırf adları konmadığı için hayatın dışında, önemsiz, tali gibi görünüyor olmasın? Dünya gezegenindeki kaderdaşlarımız bizimkilerden başka hangi kavramları/duyguları/durumları adlandırmaya ihtiyaç duyuyor? Edebiyatçılar bizim dikkatimize hangi yeni kelimeleri sunmak istiyor?
Kelimeler hep kifayetsiz kalacak, biliyoruz. Ve tamam, olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması. Ama anlama, anlatma, anlaşılma, anlaşma ihtimalinin peşinden koşmaktan da vazgeçecek değiliz!
Hayatlarımızın hep yeni kelimelerle güzelleşmesi, derinleşmesi umuduyla...
Bahab’ınız bol olsun!
—Metis Yayınları
Engin Geçtan, Birhan Keskin, Murathan Mungan, Ayşegül Devecioğlu, Ahmet Sipahioğlu, Süreyye Berfe, Meltem Ahıska, Saffet Murat Tura, Niyazi Zorlu, Cemal Yardımcı, Türker Armaner, Fatmagül Berktay, Murat Uyurkulak ajandaya katkıda bulunan isimlerden bazılarıymış...
Benim burada bahsetmek istediğim kelime ise Litost.
İlk olarak ROLL dergisinin arka kapağında okumuştum “litost” kelimesine dair bu parçayı. Milan Kundera’nın “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”ndan alıntılanmıştı. Milan Kundera’yla tanışıklığım da bu sayede oldu. Evde “Kimlik” kitabı vardı o sıralar, ama okumamıştım. Çok beğendiğimi hatırlıyorum, o günden sonra da sıkı bir Kunderasever oldum zaten. Bu kelimenin anlattığı duygu hepimize de tanıdık, Kundera’nın hikaye edişi her zamanki gibi büyüleyici:
…
Litost nedir?
…
Litost, başka dillere çevrilmesi
olanaksız Çekçe bir sözcüktür. Adamakıllı açılmış bir akordeon gibi sonsuz bir
duyguyu, başka birçok duyguların bileşimi olan bir duyguyu anlatır : -hüzün,
acıma, pişmanlık ve özlem-. Sözcüğün ilk hecesi, terk edilmiş bir köpeğin
sızlanmasını duyuracak biçimde uzun ve güçlü bir biçimde vurgulanır.
Bununla birlikte, bazı hallerde, litost sözcüğü,
tam tersine, çok sınırlı, özel, belirli ve ince bir anlam taşır, bir bıçağın keskin
yanı gibi. Bu sözcük olmadan insan ruhunun anlaşılabileceğini düşünmekte güçlük
çekmeme karşın, bu anlamda da bu sözcüğün öbür dillerdeki benzerini boşuna
arıyorum.
Bir örnek vereceğim: Öğrenci, bir kız
arkadaşıyla ırmakta yüzmektedir. Genç kız sporcudur, öbürüyse çok kötü
yüzmektedir. Suyun altında soluk almayı bilmemekte, ağır ağır yüzmekte, başını
sinirli bir biçimde suyun yüzünde havaya kaldırmaktadır. Genç kız oğlana fena
halde âşıktır ve bu yüzden onun gibi ağır ağır yüzecek inceliği göstermektedir.
Ancak, yüzmeleri sona ermek üzereyken, bir an sporcu içgüdüsüne boyun eğer ve
hızlı kulaçlarla ırmağın öbür kıyısına doğru yönelir. Öğrenci daha hızlı yüzmek
için çaba harcar ama su yutar. Kendisini küçük düşmüş, fizik güçsüzlüğü
çırılçıplak ortaya konmuş hisseder ve bir hınç duyar. İşte bu çok özel
hüznü litost'tan başka bir sözcükle anlatmak olanaksızdır. Hiç spor
yapmadan, arkadaşsız ve annesinin gereğinden fazla şefkatli bakışları altında
geçen hastalıklı çocukluğunu anımsar ve kendisinden de, yaşamından da
umutsuzluk duyar. Sonra, birlikte bir kır yolundan dönerler, ama konuşmazlar.
Oğlan kendisini yaralanmış ve aşağılanmış hisseder ve karşı konmaz bir dövüşme
isteği duyar. “Ne oluyor sana?” diye sorar kız, oğlan da ona
sitem eder: ırmağın öteki kıyısında akıntı olduğunu pekâlâ bilmektedir, bu
yüzden orada yüzmemesini, boğulma tehlikesi olduğunu söylemiştir ve kızın
yüzüne bir tokat atar-, genç kız ağlamaya başlar, oğlan kızın yanaklarından
akan yaşlan görünce ona karşı yüreğinde büyük bir acıma duyar, onu kollarının
arasına alır ve litost'u birden dağılıp gider.
…
O halde nedir litost?
Litost, içimizdeki zavallılığın birden
ortaya çıkmasından doğan bir acılı durumdur.
Kendi iç zavallılığımıza karşı
kullanılan en alışılmış reçete, aşktır. Çünkü gerçekten sevilen bir kişi
zavallı olamaz. Çünkü bütün zayıflıkları, aşkın sihirli bakışıyla bağışlanır,
böylece kafasını suyun üstünde beceriksizce tutan bir kötü yüzücü kusursuz bir
baştan çıkarıcı olabilir.
Aşkın mutlaklığı, gerçekte,
mutlaklığın tanımlanması isteğidir, sevilen kadının bizim, kadar ağır yüzmesi,
kendine ait bir geçmişin olmaması, yani mutluluk duyarak anımsayacağı kendine
özgü bir geçmişinin olmaması arzusudur. Ama bu mutlak tanım düşü bir kez
kırıldı mı (genç kız hızla yüzmeye başladı ya da geçmişini mutluluk duyarak
anımsamaya çalıştı mı) aşk sürekli bir büyük acı kaynağı olur ki, biz
buna litost diyoruz.
İnsanoğlunun genel olarak kusursuz
olmadığı konusunda derin bir deneyim sahibi olduğunda bu tür aşırılıklardan
görece olarak kurtulunabilir. Öz zavallılığımızın görüntüsü bize sıradan ve
ilgi çekici olmayan bir şey gibi gelir. Dolayısıyla litost, bir
deneyimsizlik çağının çizgisidir. Gençliğe özgü bir süstür.
Litost, iki zamanlı bir motor gibi
çalışır. Bir kaygı duygusunun yerini öç alma isteği alır. Öç almanın amacı,
karşısındakinin de aynı biçimde kendi zavallılığını ortaya koymasıdır. Adam
yüzmeyi bilmez, ama tokatlanan kadın ağlar. Böylece kendilerini eşit
hissedebilirler ve aşklarını yürütebilirler.
Öç almanın gerçek nedeni, hiçbir zaman
açıklanamayacağından (öğrenci, kıza, kendisinden hızlı yüzdüğü için tokat
attığını itiraf edemez) yalancı nedenler ileri sürmek gerekir. Yani litost,
hiçbir zaman, acıklı bir ikiyüzlülükten vazgeçemez: genç adam, sevgilisi
boğulma tehlikesiyle karşılaştığı için korkudan deliye döndüğünü … ileri sürer.
Bu bölümün her şeyden önce “öğrenci
kimdir?” başlığını taşıması gerekirdi. Ancak, litost diye
nitelendirdiğim bu duyguyla davranmış olduğuna göre onun litost'un
etli canlı bir örneği olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla öğrencinin âşık
olduğu kızın onu terk ettiğini söylersek, şaşmamanız gerek. Yüzme biliyor diye
tokatlanmak hiç de hoşlanılacak bir şey değildir.
* Geçmiş ajandalara dair haberler:
2010 – İllallah (inanmama özgürlüğü) ajandası ile ilgili süregiden dava haberi için tıklayın.
2011 – Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı ajandasıyla ilgili boykot haberi için tıklayın.
20 Aralık 2011 Salı
Şapparig*
Kırık düven
Hrant’a
Hrant’a
Eşyanın yüzü suyu hürmetine
diye başlar hikâye.
İnsanların sıfırlandığı o yerde
bir masalı mesken tutar tarifsiz gerçekler.
Vardırmayan yollara
çıkarken kafile
Ermeni usta düveninin derdindeymiş
Kolundan çekiştirenlere inat
bozmamış istifini rivayete göre
“Ne yani, biz gittik diye
lazım olmayacak mı bu düven?”
Düveni onarmış da öyle yitmiş bir çölde.
Ermeni usta düveninin derdindeymiş
Kolundan çekiştirenlere inat
bozmamış istifini rivayete göre
“Ne yani, biz gittik diye
lazım olmayacak mı bu düven?”
Düveni onarmış da öyle yitmiş bir çölde.
Sonrasını düven anlatır
Susunca insan, eşyaya geçer lâl söz
Yıllarca işlemenin gururuyla
“Beni eline alanlar” der,
“hayat tamiratını da andı ustamın”
Emanet düven kadar emanet çocuk ve kadın vardı hem
Yola koyduranlar yanında
Yaşatanlar da bu topraklarda
Çünkü sürekliydi hayat
Zorlama ölümlere inat, dirhem dirhem.
Susunca insan, eşyaya geçer lâl söz
Yıllarca işlemenin gururuyla
“Beni eline alanlar” der,
“hayat tamiratını da andı ustamın”
Emanet düven kadar emanet çocuk ve kadın vardı hem
Yola koyduranlar yanında
Yaşatanlar da bu topraklarda
Çünkü sürekliydi hayat
Zorlama ölümlere inat, dirhem dirhem.
Yıllar yıllar sonra o
düvenin masalını anlatan dağ adam,
yitenleri can değil rakam sayanlara nisbet
kalanları saydam,
lâl zamanları söze nadas kılan bağ adam,
kentin orta yerindeki o kaldırımı
nar kırmızı boyadığında kanıyla...
yitenleri can değil rakam sayanlara nisbet
kalanları saydam,
lâl zamanları söze nadas kılan bağ adam,
kentin orta yerindeki o kaldırımı
nar kırmızı boyadığında kanıyla...
Kurşunların mumların
karanfillerin resimlerin arasına
Bir de düven koydular dedesinden yadigâr
Kırılmıştı yine düven
Vefasını beklemekten
Vefasını beklemekten
Karin Karakaşlı
Yazıya bu şiirle başlamayı tercih
etmem boşuna değil elbet. Bir şeyleri aktarmada edebiyat dilinin, siyaset
dilinden daha etkili olduğunu düşündüğümden... Yazıya öfkenin hakim olmasını
istemediğimden… Brecht’in ‘Gelecek
Kuşaklara’ adlı şiirindeki [1] “Kötülüğe
karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/Haksızlığa karşı bağırmak
sesini kabalaştırır.” dizelerini akılda tutmanın gerekliliğini bildiğimden…
Yoksa yazı boyunca da göreceksiniz ki acımasızlık, düşmanlık ve nefret
karşısında öfkenize hakim olmak pek de kolay değil. Karin Karakaşlı’nın şiiri
işte tam da bunu gerçekleştiriyor. Acıyı, dramatikleştirmeden, hayatı
kutsamayı elden bırakmadan, 100 yıllık bir tarihi de kapsayarak anlatıyor.
Bu yazıyı yazmaya Cuma mesai bitimine doğru “Ogün Samast’ın “terör örgütüne üye olmak suçundan tutukluluk halinin kaldırılmasına hükmedildi.” haberini [2] gördüğümde karar verdim. “Samast hakkında suç işlemek amacıyla örgüte üye olma suçunun niteliğine, yargılamanın gelmiş olduğu aşamaya, bu suç yönünden İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesindeki dosyanın yargılama sürecinin bekleniyor olmasına, tasarlayarak insan öldürme suçundan hüküm ile birlikte tutukluluk halinin devamına karar verilerek hükmen tutuklu halde bulunmasına, tutuklulukta geçen süreye, 6008 sayılı yasa ile çocuklar hakkında yapılan değişiklik hükümlerine göre örgüte üye olma suçundan tutukluluk halinin kaldırılmasına” karar verilmişti. Zaten davanın başından beri işler iyi gitmiyordu. Aksi yönde birçok delil olmasına rağmen suç birkaç kişinin üzerine yıkılıyor, dahli olanlar bırak yargılanmayı adeta ödüllendiriliyordu. Olayda dahli olan milletvekilinin bakan, valinin milletvekili, emniyet müdürünün vali olması ilk elden aklıma gelenler. Davanın geldiği aşamanın bende yarattığı yılgınlık hissi her şeyin boşunalığını başıma kakar gibiydi. İçimden bir şey yapmak, ya da okumak ya da konuşmak gelmiyordu. Nitekim davanın başından beri düzenli olarak gittiğim, duruşma günlerinde gerçekleşen Beşiktaş Adliyesi önündeki buluşmaların son ikisine katılmadım.
Dediğim gibi, haberi görünce bu
yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm. Aklıma ilk olarak Ümit Kıvanç’ın “19 Ocak’tan 19 Ocak’a”
adlı belgeseli geldi. Bir yandan ona bakarken, bir yandan Bianet'te Tililili
projesi için sanatçılar ve gazeteciler tarafından seslendirilen 19 Hrant Dink
yazısını dinlemeye başladım.
“19 Ocak’tan 19 Ocak’a”
belgeselini 12. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’nde izlemiştim ilk
olarak. Hrant Dink cinayetinden sonraki ilk 2 yıllık süreci anlatan bu film
esasında 2 parçadan oluşuyor. 18 dakika kadar süren ilk bölüm, cinayetin
ardından 2007 sonuna kadarki süreci, 26
dakika kadar süren 2. bölümse 2008 yılı boyunca devam eden süreci anlatıyor.
1. bölüm Derya Alabora’nın şu
sözleriyle son buluyor:
Bu dava bizim için arkadaşımızın güler yüzlü
cesaretine, samimiyetine, inancına sahip çıkma davasıdır. Onun ruhunu -biraz
olsun- huzura kavuşturma davasıdır. Aynı zamanda bu memleketin onur davasıdır.
Arkadaşımızı katleden şebekenin ortaya çıkarılmasını ve cezalandırılmasını
sağlayabilirsek Hrant’ın en çok istediği şeylerden birini başarmış olacağız. Bu
memleket ırkçı katillere ve görevlerini onları korumak için kötüye kullananlara
ait değil, bunu göstermiş olacağız.
Bizim
buralarda insanca talepleri yok etmenin esas yolu süründürme, usandırma, ruh
kurutmadır. Hrant’ın katillerinin
yargılandığı davanın bu yola sokulmasını önlemek için, duruşma günlerinde
adalet isteğimizi ete kemiğe büründürmeliyiz. Orada olmalıyız.
2. bölümse yine Derya Alabora’nın
sözleriyle noktalanıyor::
Moral bozucu
değil mi bütün bunlar? Zamanın vicdanları aşındıracağını bilenlerin oyunları… Adalet
hep uzaklarda kalsın isteyenlerin... Biz adalet istemeye devam edeceğiz.
Arkadaşımızı öldürttüler. Vicdanı ancak adalet tatmin eder. Memleketin vicdanı
da adalet duygusuyla yıkansın istiyoruz. Adalet istiyoruz. Başka türlüsünü... Bilemiyoruz.
Bu sözler tam da hissettiğim
yılgınlık haline yanıt gibiydi. Dolayısıyla video metninin bu kısımlarını
deşifre edip, yazdım. Ve bu yılgınlık
hissine kapılmaya hakkım olmadığını düşündüm. Hrant, her türlü haksızlığa, yıldırma çabalarına cesurca direnmişti. Yazıyı yazmaya oturduğumda uzun zamandan sonra tekrar okuduğum, dinlediğim yazıları ölümüyle ne büyük bir boşluk yarattığını, bu boşluğu -belki biraz olsun- hep mücadele ettiği bu haksızlıkları usanmadan haykırarak, adaletin gerçekleşmesi için mücadele ederek doldurabileceğimiz gerçeğini ve yılgınlığa kapılmanın yakışıksızlığını göstermişti bana. Hrant, yaşamı gibi ölümüyle de öğretmeye devam ediyordu. Belgeselde, cinayet sonrası yaşananlar, yargılama süreci... bu ülkede süre giden adaletsizliklerin bir temsilini oluşturuyordu.
Videonun [3] tamamı 45 dakika ve bu 2 yıllık süreci oldukça
başarılı bir şekilde aktarıyor:
Ümit Kıvanç, “19 Ocak’tan 19 Ocak’a” İzlemek için tıklayın.
Tililili projesi kapsamında Tuncel Kurtiz tarafından seslendirilen, Hrant Dink’in ölmeden önce yayımlanan son yazısı olan ve "Türklüğe hakaret suçlamasıyla yargılanmasını, 301'den hüküm giymesine giden süreci, nasıl hedef haline getirildiğini" anlattığı “Ruh halimin güvercin tedirginliği”nin tam metnini -okumak isteyenler için- ayrıca ekler kısmına ekledim.
Ümit Kıvanç, “19 Ocak’tan 19 Ocak’a” İzlemek için tıklayın.
Tililili projesi kapsamında Tuncel Kurtiz tarafından seslendirilen, Hrant Dink’in ölmeden önce yayımlanan son yazısı olan ve "Türklüğe hakaret suçlamasıyla yargılanmasını, 301'den hüküm giymesine giden süreci, nasıl hedef haline getirildiğini" anlattığı “Ruh halimin güvercin tedirginliği”nin tam metnini -okumak isteyenler için- ayrıca ekler kısmına ekledim.
Tuncel Kurtiz, "Ruh halimin güvercin tedirginliği" (19 Ocak 2007) Dinlemek için tıklayın.
Karin Karakaşlı'nın
şiiriyle başladım yazıya, Hrant Dink'in kendi sesinden bir hikâyeyle bitirmek istiyorum. Anlattığı hikâyeyinin metnini, bir web sitesinde [4] buldum, birisi deşifre edip, eklemiş. Hikâye tekrar tekrar okunası, Hrant'ın sesinden
dinlenesi, herkese dinletilesi...
Hrant Dink, "Su çatlağını buldu" Dinlemek için tıklayın.
Hrant Dink, "Su çatlağını buldu" Dinlemek için tıklayın.
Su
Çatlağını Buldu
“Sivas’ın bir gün hangi kazasından olduğunu
bilmiyorum, yaşlı bir bey beni telefonla aradı. Dedi ki ‘Oğul dedi seni aradık
seni bulduk, burada bir tane yaşlı bir kadın var, herhal sizdendir bu dedi. Allah’ın
rahmetine kavuştu. Bunun yakınını falan bulursanız gönderin, gelip alsınlar ya
da biz burada namazımızı kılıp gömeceğiz. ‘Peki dedim amca ararım’ .
Verdi adını soyadını; Beatris Hanım diye
biriydi, 70 yaşında. Fransa’dan oraya gezmeye gitmiş. Aradım, 10 dakika içinde
buldum, biz birbirimizi biliriz, çok azız çünkü 10 dakika içinde buldum. Gittim
dükkanlarına dedim ‘Böyle birini tanır mısınız? ’ Adını verdim, yaşlı bir kadın
döndü, ‘Benim anamdır’ dedi, birden. Dedim ‘Valla böyle böyle senin anan nerde?
’ Fransa’da yaşar, …abi dedi o dedi senede 3-4 kere dedi Türkiye’ye gelir ama
İstanbul’a ya uğrar ya uğramaz, kalkar köyüne gider dedi terkettiğimiz köyüne
gider dedi. Dedim böyle böyle kalk git, gitti.
Ertesi gün bana bir telefon açtı. Bulmuş,
tespit etmiş anasını, ağladı birden. Peki getiriyor musun naaşını? Burda mı
gömeceksin? ‘Abi’ dedi ‘Ben getirecem ama burada bir amca var ’ dedi ve
telefonu ağlamaya… amcaya ver dedim. Aldı telefonu, ‘Amca niye ağlatıyosun?’
‘Oğlum’ dedi ‘Bir şey demedim ben’ dedi. ‘Dedim ki, kızım anandır, malındır,
ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün… Su çatlağını buldu’ dedim. Ben
döküldüm, orda döküldüm. Anadolu insanının ürettiği bu deyişten döküldüm, bu
algılamadan döküldüm.
Evet, su çatlağını bulmuştu. ‘Doğrudur hanfendi
Ermenilerin hakikaten bu dünyada gözü… bu ülkede gözü var, bu topraklarda gözü
var. O zaman yazdığımı şimdi size de tekrarlıyım. Tam o sırada Sayın
Cumhurbaşkanı Demirel “Ermenilere üç çakıl taş bile vermeyiz” diye bir laf
etmişti. Ben de bu kadının öyküsünü yazmıştım ve demiştim ki “Evet biz
Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var, var çünkü kökümüz burda ama merak
etmeyin bu toprakları alıp gitmek için değil, bu toprakların gelip dibine
girmek için…’
Teşekkür ediyorum.”
Hrant Dink 
* Şapparigce, Hrant’ın AGOS’taki köşesinin adı. “Şapparig”in anlamı için 02.04.1999 tarihli “Bu köşedeki adam” [] yazısının bir kısmını alıntılıyorum. Tililili projesi içinse yazıyı Nejat İşler seslendirmiş. Yazının tamamını, ekler kısmında bulabilirsiniz.
"… Oysa yazarlık ciddi iştir. Önce oturaklı
bir köşe adı gerektirir. Şimdi de tutmuş "Şapparig" diye anlamı
belirsiz bir kelime türetmiş, getirip hinine oturtmuştur. Ama ne yapsın ki bu
garip lafı bu garip kul kendi üretmemiştir. Ümit Kıvanç denen usta yakıştırmıştır.
Onun da kabulüdür. "Şapparig" ne midir? Bu köşedeki adamı yakından
tanıyanlar bilir. Pervasızın tekidir. İnsanlarla ilişkisinde ölçüsüzdür. Sevdi
mi kötü sever, sövdü mü kötü söver.
Özellikle "Can" bildiği dostlarıyla
karşılaşmasın, "Canı karpuz çekmiş Diyarbakırlı" gibi onlara sarılıp
"Şapur şupur" öpmesi pervasızlığının çok önemli bir işaretidir. Orada
birileri varmış, orası ciddi bir yermiş, ırgalamaz. Tüm köylülüğü ve
"Celloluğu"yla "Hemcins- karşı-cins" demez şapur şupur
öper. Bastırır göğsüne canlarını doyasıya... Hesapsızca.
Yaşça küçükleri ona "Ahparig"
(Ağabey) diye hitap ederken, Ümit Kıvanç bu pervasızlığından ötürü
"Şapparig" der kendisine. İşte bu adam bundan böyle yine bildiğince,
yine hesapsızca, sevdiklerini şap şap öpecek, dövüşeceklerine de şap şap
sövecektir köşesinde...
Şapparigce..."
Hrant Dink
Nejat İşler, "
Bu köşedeki adam" (02.04.1999) Dinlemek için tıklayın.Kaynaklar:
[1] Yıldırım Türker, Şahane Münzevi, 12.07.2008, RADİKAL
[2]
http://bianet.org/bianet/diger/134823-samastin-tutukluluk-halinin-kaldirilmasina
[3] http://vimeo.com/8574224
[4] http://www.dismenore.com/post/1123699207/hrant-dink-su-catlagini-buldu
Ekler:
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Başlangıcında, "Türklüğü
aşağılamak" suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı'nca hakkımda
başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım.
Bu ilk değildi. Benzer bir davaya
zaten Urfa'dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa'da gerçekleşen bir konferansta
yaptığım konuşmada "Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu"
söylediğim için "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan
avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı'na gidip ifade
verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum.
Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil,
yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim "Türklüğü aşağılamak" gibi
bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava
açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi
kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı
olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz'e
"Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer
ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi" dahi dile getirdim. Kendimden
emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç
ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak
anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak
tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik
heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep
yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen
cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkûmiyetime
karar verdi.
Mahkûmiyet haberini ilk
duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki
altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
"Bak şu karar bir çıksın,
bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman
olacaksınız" diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde
"Türkün kanı zehirlidir" dediğim dile getiriliyordu gazete
haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde "Türk
düşmanı" olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime
saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler
yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup
tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara "Ya sabır"
çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa
gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm
ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en
sıkıntılı konumdaydım.
Hakim "Türk Milleti"
adına karar vermişti ve benim "Türklüğü aşağıladığımı" hukuken
tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna
dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte
yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle
aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda
hazır bekleyen ve "Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip
etmeyeceğim"i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu
açıklamada bulundum:
"Avukatlarıma danışacağım.
Yargıtay'da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne
de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim.
Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer
yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur."
Bu sözleri dile getirirken yine
her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Ama gelin görün ki beni Türkiye
insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin
güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye
çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya
vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS'takiydi. AGOS sorumluları ve
ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
"Kara mizah" dedikleri
bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha
fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık
bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
İtiraf etmeliyim ki Türkiye'deki
"Adalet sistemi"ne ve "Hukuk" kavramına olan güvenimi
fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar,
bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller
mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin
Yargı'sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten
çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil,
Devlet'i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil,
Devlet'in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim
ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar "Türk Milleti adına"
deniyor olsa da, şu çok açık ki "Türk Milleti adına" değil,
"Türk Devleti adına" verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla,
avukatlarım Yargıtay'a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar
vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay'dan hep
doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları'nın mülklerini
elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Nitekim işte başvuruda bulunduk
da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı
bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi
istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem
Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz
etti ve davayı Genel Kurul'a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi
bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim
yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı.
Nitekim Genel Kurul'da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan
edildi.
Şu çok açık ki, beni
yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince
muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış
bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık "Türklüğü aşağılayan" biri
olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve
hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu
satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin
Bursa'dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı
verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı'na teslim etmeme rağmen
bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne
kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl
dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
"Bu insanlar şimdi benim
hakkımda ne düşünüyor?" sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha
fazla tanınıyorum ve insanların "A bak, bu o Ermeni değil mi?" diye
bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum
kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir
yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı
ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme
arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli...
Ve anında dönecek denli de süratli.
Ne diyordu Dışişleri Bakanı
Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
"Canım, 301'in bu kadar da
abartılacak bir yanı yok. Mahkûm olmuş hapse girmiş biri var mı?"
Sanki bedel ödemek sadece hapse
girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size
bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine
hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir
misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin
izlemezsiniz?
Kolay bir süreç değil
yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip
uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler
yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
"Ölüm-Kalım" dedikleri
bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir
yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım
olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik
yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz
zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği
de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada
olacaktı.
"Gidelim" dersem
geleceklerdi, "Kalalım" dersem kalacaklardı.
İyi de, gidersek nereye
gidecektik?
Ermenistan'a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara
dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha
büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak
ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı'ya
gitsem, dördüncü gün "Artık bitse de dönsem" diye sıkıntıdan kıvranan
ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
"Kaynayan cehennemler"i
bırakıp, "Hazır cennetler"e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun
değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete
çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye'de kalıp yaşamak, hem
bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek
çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde
kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi...
Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak
çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk
edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın
götürdüğü yere... Her neresiyse.
Dilerim böylesi bir terk edişi
hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla
umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar
rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye'de yaşamaya
devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar
çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç
terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan
daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler
başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği
de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh
tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar
güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde,
insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
Hrant Dink (19 Ocak 2007)
Bu köşedeki adam 5
Nisan 1996'da bu köşedeki logosundan "Birdirbir" diyerek başladı
yazmaya. İkinci yıl "İkidiriki" deyip, üçüncü yılını da
"Üçdürüç" ile tamamladı sonunda. Sırada "Dörtte dört" demek
vardı lakin "Allahın hakkı üçdür" deyip bu diziyi bu noktada kesti
işte. Niye kesti? Anlatayım.
Başlangıçta AGOS'a 3
ay, olmadı 6 ay, daha sonra bir yıl gibi ömür biçenler herhalde hayal
kırıklığına uğramışlardır. Bu köşedeki adam hiç unutmuyor, hakkında olumsuz
yazı yazdığı kişinin telefonda kendisine: "Ben sizin altı ay sonra
boyunuzun ölçüsünü görürüm, kapatıldığınızda kaçacak delik arayacaksınız"
dediği günü. Umursamadı bu gevezeleri. Doğru bildiği yolda gitti. O gün
bugündür gazetenin yayın hayatını da kazasız belasız sürdürdü. Son olarak da
bildiğiniz gibi AGOS DGM'de yargılandı ve beraat etti. Bu köşedeki adam der ki
"DGM beraati AGOS'un rüştünü ispat ettiği, diğer bir ifadeyle de
iradesinin test edildiği en ciddi deneyimi oldu."
Bu köşedeki adam
aslında bir yazar değil. Hele hele gazetecilikle üç yıl öncesine kadar uzaktan
yakından bir ilgisi olmamıştır. Çok okumayı sevmekten başkaca bir iddiası
yoktur. Dilbilgisi kurallarının ihlali, bozuk cümleler, en fazla tashih
hataları hep onun yazısında olur. Genellikle konuştuğu gibi yazar, edebiyatçı
yanı güçlü değildir. Ne yazarlığın tekniğini bilir, ne de bu mesleğin okulunu
okumuştur. Kaptığı köşeye dikkat etmek bile bu konudaki iddiasızlığının bir
ölçüsüdür; "Devam sayfasının köşe yazanı". Devam sayfası dediğiniz
ana sayfalardan artakalmış fazla yazıların sıkıştırıldığı sayfa değil midir?
Her hafta yaptığı şey, sayfa sekreterinin yazı fazlalarını ve ilanları sayfaya
yerleştirdikten sonra kendisine bıraktığı boş alanı kadar bir şeyler
karalayarak doldurmaktan ibarettir. Sayfa sekreteri "İşte bu kadar
yazacaksın" der, o da o hafta o kadarcık yarenleşir okurlarıyla. Yer
kalmadığında yazı yazmadığı çok olmuştur.
Bu köşedeki adamın hali
böyleyken logosunda kâh "Birdirbir" oynaması, kafasına esince de
logosuna "Şapparig" oturtması normal karşılanmalıdır. Hani bir laf
var ya "Delidir ne yapsa yeridir" diye ... E vallahi o laf bu köşedeki
adam için edilmiştir. Oysa yazarlık ciddi iştir. Önce oturaklı bir köşe adı
gerektirir. Şimdi de tutmuş "Şapparig" diye anlamı belirsiz bir
kelime türetmiş, getirip hinine oturtmuştur. Ama ne yapsın ki bu garip lafı bu
garip kul kendi üretmemiştir. Ümit Kıvanç denen usta yakıştırmıştır. Onun da
kabulüdür. "Şapparig" ne midir? Bu köşedeki adamı yakından tanıyanlar
bilir. Pervasızın tekidir. İnsanlarla ilişkisinde ölçüsüzdür. Sevdi mi kötü
sever, sövdü mü kötü söver.
Özellikle
"Can" bildiği dostlarıyla karşılaşmasın, "Canı karpuz çekmiş
Diyarbakırlı" gibi onlara sarılıp "Şapur şupur" öpmesi
pervasızlığının çok önemli bir işaretidir. Orada birileri varmış, orası ciddi
bir yermiş, ırgalamaz. Tüm köylülüğü ve "Celloluğu"yla "Hemcins-
karşı-cins" demez şapur şupur öper. Bastırır göğsüne canlarını doyasıya...
Hesapsızca.
Yaşça küçükleri ona
"Ahparig" (Ağabey) diye hitap ederken, Ümit Kıvanç bu
pervasızlığından ötürü "Şapparig" der kendisine. İşte bu adam bundan
böyle yine bildiğince, yine hesapsızca, sevdiklerini şap şap öpecek, dövüşeceklerine
de şap şap sövecektir köşesinde...
Şapparigce...
Hrant Dink (2 Nisan 1999)
Hrant Dink (2 Nisan 1999)
15 Aralık 2011 Perşembe
Pencere Önü II
Bizim mor menekşenin ilk yazıyı yayımladıktan bir hafta sonraki hali görülmeye değerdi. Güneşli bir öğle sonrasını da yakalayınca fotoğrafladım bu hallerini.
Fotoğrafları gören annem bir pembe menekşe getirdi eve, ofise götürmem için. Artık mor menekşemiz yalnız değil. Gerçi artık mor menekşenin çiçekleri solmaya yüz tuttu -malum çok da zaman oldu çiçek açalı- yine de pek güzel değiller mi beraber?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





